<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825</atom:id><lastBuildDate>Tue, 08 May 2012 08:33:42 +0000</lastBuildDate><title>aksak</title><description></description><link>http://www.aksak.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>19</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-8514353689447400137</guid><pubDate>Tue, 08 May 2012 08:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-05-08T11:30:10.924+03:00</atom:updated><title>Infographics - yeni düzen</title><description>Infographics son bir kaç yıl içinde sıkça rastladığımız bir veri prezentasyonu şekli. Alışıla gelmiş Venn diyagramları, çubuklar ve çizgilerden sıkılanlar, veriyi daha kolay anlaşılır ve ilişkilendirilebilir nasıl bir arada sunarız diye düşünmüşler. İyi de etmişler. Ben de hoşuma giden bazılarını pinterest'te 'pin'ledim. &lt;a href="http://pinterest.com/aksak/infographics/"&gt;Buyrunuz&lt;/a&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-RxTjZN5n1k4/T6jZceuHYNI/AAAAAAAAAGY/Hb18pdZXQ4A/s1600/infographics.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 259px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-RxTjZN5n1k4/T6jZceuHYNI/AAAAAAAAAGY/Hb18pdZXQ4A/s400/infographics.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5740076808389746898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-8514353689447400137?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/05/infographics-yeni-duzen.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-RxTjZN5n1k4/T6jZceuHYNI/AAAAAAAAAGY/Hb18pdZXQ4A/s72-c/infographics.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-7021042544261036322</guid><pubDate>Mon, 07 May 2012 18:07:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-05-07T21:12:29.138+03:00</atom:updated><title>FOC Edits - Müziğin Peşinde</title><description>FOC Edits, Kaan Düzarat (aka dzrt, shrimpy) ve benim başını çektiğimiz bir grup arkadaşın kolektif çalışmaları. Fattish, AVE, Saruhan Batur gibi bir çok DJ ve sanatçı ile birlikte eski yeni, yerli yabancı, hoşumuza giden, bize 'aaaaa bi dakka' dedirten parçaları alıp editleyip veya biraz daha çalışmayla süsleyip paylaşıyoruz. Buyrun lütfen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="100%" height="450" scrolling="no" frameborder="no" src="http://w.soundcloud.com/player/?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Fplaylists%2F1957809&amp;show_artwork=true"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="100%" height="450" scrolling="no" frameborder="no" src="http://w.soundcloud.com/player/?url=http%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Fplaylists%2F1957818&amp;show_artwork=true"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-7021042544261036322?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/05/foc-edits-muzigin-pesinde.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-7967908494712284749</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 09:06:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T12:07:25.566+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Nisan 2012 / April 2012</title><description>Haydi gözümüz aydın. Cemreler düştü, son yağan kar tutamadı bile ve 15 derece direncini kırdık… Kısaca bahar geldi. Sert geçen bir kışın ardından gelen bahar ister istemez açık havaya çıkmaya itiyor bizi. Kısa yürüyüşler, haftasonu kahvaltıları, iki günlük kaçamak tatiller ve yapılabilecek pek çok şey bizleri bekliyor. Bahsetmek istediğim yeni yerler değil ancak ufak hatırlatmalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ilkbaharda bana genelde temizlik ve arınma hissi gelir. Kışı çok sevsem de soğuk, karanlıki kasvetli bir dönemden çıkıyor olmak çok heyecanlı. İlk başta ‘ne zamandır aklımdaydı’ dediğim işleri toparlamak ve elden çıkarmakla başlar bahar benim için. O yüzden temizlik ve arınma hissi diye adlandırdım. Baharın enerjisi ile her iş ‘çocuk oyuncağı’ gibi gelir. Diğer taraftan da kışın çamuru, pisliği yerini kuş cıvıltıları ve ufak ufak açmaya başlayan baharlara bırakmaya başlar. Vücudumuz da nasibini alır bu değişimden. Uyku düzeninin bozulması, hafif yorgunluklar, gerilmeler ve içinizde kıpraşan dışarıda olabilme isteği az da olsa sendeletir bedenimizi. Kışın şehrin aldığı yağış yemyeşil bir bahar ve yazın hazırlığını yaptı. Şehrin ‘beton orman’ görüntüsünü biraz maskeleyip bol oksijen verecek doğa bize. Tüm bu değişim içinde bizler de kabuklarımızdan çıkıp biraz olsa ay çiçeği gibi yüzümüzü güneşe vererek yayılmaya başlayacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zamanlar, özellikle de yaza hazırlık için, yürüyüş ve benzeri açık hava sporlarına yönelme zamanı. İstanbul’un sahil şeritlerinden başlayarak pek çok keyifli parkura atma zamanı kendimizi. Boğazın bir ucundan diğerine elverişli bir sürü yer var. Ayrıca Belgrad Ormanı’ndan adalara kadar değişik yürüyüş ve tırmanma alanları da mevcut. İster sabah erken saatlerde, ister akşam iş sonrası ya da haftasonu kendinize biraz bakit ayırın ve hem hareket edin hem de şehire biraz daha yakından bakın. Araba ile geçerken kaybolan detayları keşfedin. Adalar da çok keyifli olur bu aylarda. Vapur ile başlayan günü güzel bir yürüyüş ve sonrasında leziz bir yemek ile taçlandırabilirsiniz. Aynı şekilde Belgrad Ormanı’na veya Polonezköy taraflarına geçip bisiklete atlayıp dağ-bayır gezebilirsiniz. Bisiklet demişken, keşke yollarımız biraz daha bisiklet sürücüleri için elverişli olabilse. Yurtdışında çok gördüğümüz ve aslında çok kullanışlı bir ulaşım şekli olan bisiklet biz de neredeyse yok sayılıyor. Yedi tepeli İstanbul’da çok kolay olmasa da tepesiz yerler, mahalleler için bence çok ideal bir araç. Her konuda AB standartlarına uyum sağlarken bu konuda da gereken özeni gösterecektir yerel yönetim. Yakında daha net belirlenmiş, yani arabalardan arınmış, bisiklet yolları karşımıza çıkarsa şaşırmayalım hatta çıkması için talepte bulunmaya başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse tüm kasırlarımız ziayerte açıldı. Şehrin çeşitli yerlerine saklı ufak vahalar gibi duran kasırların bahçeleri de baharın keyfini çıkarmanız için iyi bir başlangıç olabilir. Hidiv Kasrı, Ihlamur Kasrı, Yıldız Sarayı bunlardan sadece bir kısmı. Emirgan Parkından Kandilli Adile Sultan Korusuna hem spor yapabileceğiniz hem de kafelerinde oturabileceğiniz parklarımız da var. İlle de park, çimen, böcek olmasın diyorsanız da tarihi yarımadadan Bağdat Caddesine uzun uzun yürüyebileceğiniz, ister alış-veriş ister bazı kültürel aktivitelerde bulunabileceğiniz alternatiflere de sahip İstanbul. Özetle kısa yolu seçip bir AVM’nin içine tıkılmayın, güneşin ve temiz havanın keyfini çıkarın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol severler için play-off dönemi başlıyor. Bir önceki federasyon yönetiminin getirdiği uygulama ile ilk dört takım lig şeklinde bir play-off oynayacaklar. 9u derbi toplam 12 maçın oynanacağı bu aslında amacı tam olarak da bilinmeyen ‘ligin üçüncü yarısı’ sonunda şampiyon belli olacak. Maç seyretmek için dışarıda bazı mekanlara gidiyorsanız aman dikkat! Tuttuğunuz takım taraftarından başkasının o mekana gitmediğinden emin olun. Sonuçta alkol, heyecan ve kesici aletler bir araya gelince ne olacağı belli olamayabiliyor. Beşiktaş’lılar Kazan ve tabi Çarşı’ya, Fenerbahçe’liler Develi’ye gidiyorlar. Ben de düne kadar Köşebaşı’na gidiyordum ama başımıza gelenler sonrasında artık deplasman maçlarını evde seyretmeye karar verdim. Bazı kendini bilmezler yüzünden bizim keyfimiz kaçtı, maç seyredip keyif mi yaptık yoksa burnumuzdan mı geldi belli değil. Önce fair play kazansın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam 10 yıl olmuş ilk House Café açılalı. Son zamanların en hareketli sokaklarından Nişantaşı, Atiye Sokak’ta bir apartman dairesinde başlayan serüven bugün 13 şubeli, otelleri olan bir gruba dönüştü. 10. yıl ile birlikte yenilenen ilk House Café’ye uğrayıp kış yenilenen dekorasyon ve menüsünün keyfini çıkarın. Başka bir şubesi ile bazı planlar var duyduğum ama ben paylaşmayayım, bekleyip görelim sürprizleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mad Men tutkunlarının gözü aydın. 25 Mart itibariyle Amerikan AMC kanalında 5. sezon başladı. Hızlıca bizim ekranlara da geleceğine eminim. İlk defa bu sezonun tamamını çektikten sonra yayına giriyorlar. Aslında iki sezon arasında bu kadar uzun süre olmasını da buna bağlıyorlar. Yeni sezonu da aynı heyecanla izleyeceğimizden eminim. Yaz dizilerinden ‘fantastik dram’ True Blood’ın da 5. sezonu yakında başlar. Son bir kaç yıldır devam eden vampirli hikaye furyasının oyuncuları, hikayesi ve çekimleriyle en iyisi diyebiliriz bu dizi için. Hiç seyretmediyseniz hemen başlayın, ilk dört sezonu 5. başlamadan bitirin derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi iPad ve iPad 2 alma zamanı. 3 çıktığı için hızlı bir el değiştirme döneminden geçeceğiz. Yeniler eskilerin yerine geçerken çok makul fiyata ikinci el iPad almak mümkün olacak. Teknolojinin delisi veya yakın takipçisi değilseniz kulaklarınızı açın, ilanları karıştırın. Sahibinden.com gibi sitelerde hem bol alternatif hem de uygun fiyata cihazlar bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bu yıl Pazartesi gününe denk geliyor. Bu uzun haftasonu için bazı planlar yapılabilir. Mesela Madrid’de El Classico’yu seyredebilirsiniz. Hele bir de Madrid kazanıp şampiyonluğu ilan ederse… Aynı haftasonu Londra derbisinde Arsenal, Chelsea ile karşılaşyor. Çok sıcak olmasa da Bodrum ve Çeşme gibi alternatifler de mevcut elbette. Erken planlama ile bütçenize uygun, hesaplı bir haftasonu geçirebilirsiniz. Aynı haftasonu Brezilya, Sao Paulo’da da minik bir İstanbul festivali olacak. İlhan Erşahin, Baba Zula, Kaan Düzarat, Barış K ve Minas sahne alacaklar. Biraz uzak da olsa kaçmaz, gidilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanılır gibi değil ama gerçekten çok sevindirici, Madonna konseri biletleri ilk hafta bitmeden tükenmiş. Ben de alamayanlar arasındayım. Aklımın ucundan bile geçmemişti bu kadar kısa bir sürede biletlerin tükenebileceği. Aldıysanız şanslısınız yoksa son dakikaya kadar heyecanla bilet bulur muyum diye bekleyeceksiniz. Yani, bekleyeceğiz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-7967908494712284749?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-nisan-2012-april-2012.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-186327046816251186</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 09:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T12:06:32.718+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Mart 2012 / March 2012</title><description>2012 Avrupa Spor Başkenti ünvanı İstanbul’a verildi. Kültür Başkenti’nden farklı olarak bu ünvanın arkasında herhangi bir Avrupa Birliği fonu yok veya toplanan vergilerden bir aktarım söz konusu değil. Spor A.Ş. elindeki tüm imkanları kullanarak İstanbul’luları harekete geçirmeye hazırlanıyor. ‘Hareket et İstanbul’ sloganıyla bu yıl içerisinde pek çok etkinlik yapılacak. Bunlar sadece spor müsabakaları değil aynı zamanda gündelik hayatımızın içerisine biraz daha hareket katmayı amaçlayan etkinlikler olacak. En basit örneği metro çıkışlarında yolcuları yürüyen merdiven yerine normal merdivenleri kullanmaya yönlendirme. Böylesi projelerle İstanbul’luları hareket etmeye ve çağın hastalıklarından obezite ile en etkin mücadele yöntemlerinden biri olan spora yönlendirmeye çalışacaklar. İstanbul gibi büyük bir şehrin her konuda olduğu gibi sporda da özelleşmiş bir yerel yönetim birimine ihtiyacı var. Bu konuda etkili işler yapan Spor A.Ş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir iştiraki. İstanbul’da 33 değişik spor merkezinde onbinlerce kişiye her gün spor yaptırmayı, spor yapmaya imkan sağlamayı hedefliyorlar. Her gün onlarca kişi yüzmeyi öğreniyor mesela. Diğer yanda ise dünyada sadece İstanbul’da koşulabilen bir maratonumuz var. Avrasya Maratonu bu yıl 34ncü kez gerçekleştirilecek. Halk koşusu ile neredeyse 200bin kişiyi Asya’dan Avrupa’ya geçirmeyi hedefliyorlar. Spor A.Ş. maratonda gösterdiği başarıyı bir de Altın Maraton seviyesine gelerek taçlandırdı. Dünyanın sayılı organizasyonlarının arasına girmeyi başardı. Biraz merak biraz araştırma ile siz de şehrin sunduğu bu imkanlar hakkında bilgi edinebilir, aktif yaşam tarzını hayatınızın bir parçası haline getirebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl pek çok uluslararsı organizasyona da ev sahipliği yapacak İstanbul’umuz. 9-11 Mart arasında yeni inşa edilen Ataköy Atletizm Salonu’nda Dünya Salon Atletizm Şampiyonası gerçekleştirilecek. 28 Mart – 1 Nisan arasında ise Abdi İpekçi Spor Salonu’nda FIBA Kadınlar Avrupa Basketbol 8’li finali oynanacak. 11-13 Mayıs arasında ise Sinan Erdem Spor Salonu’nda Turkish Airlines Euroleague Final 4 etkinlikleri var. 23-28 Ekim tarihlerinde ise ilk defa geçen yıl organizasyonunu yaptığımız WTA Kadınlar Tenis Şampiyonası Finali, Sinan Erdem Spor Salonu’nda tenisseverleri buluşturacak. Bu büyük organizasyonların yanında diğer branşlarda da çeşitli uluslararası turnuvalar İstanbul’da gerçekleşecek. Amaç elbette sadece bu organizasyonlara ev sahipliği yapmak değil. Ulvi de gelse asıl amaç İstanbul’luları çeşitli sporların en iyi örnekleriyle buluştururken yerel yönetimin sağladığı imkanlardan da faydalanarak sporu seven, destekleyen, aktif bir yaşam biçimini benimseyen bireyler yapabilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz üzere 2020 Olimpiyat Oyunları için aday olan şehirlerden bir tanesi de İstanbul. Roma’nın ekonomik sebeplerden dolayı yarıştan çekilmesinden sonra İstanbul’un kazanma şansı daha da arttı. En çok sevilen ilk beş sporun futbol olduğu ülkemizde eğer bir Olimpiyat düzenleyeceksek Olimpik branşların tamamını halkımıza en iyi şekilde tanıtmamız gerekecek. Sonuçta her spor taraftarlarıyla daha güzel. Seyircisiz bir Olimpiyat olmayacağına göre önümüzdeki dönemde mümkün olabildiğince diğer branşlara olan ilgiyi de katlamak zorundayız. Bu yüzden büyük organizasyonlara ev sahipliği yapabilmek çok önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olimpiyat Oyunları, bu ölçekteki benzer organizasyonlardan ülkeye değil şehre özel olmasıyla çok ciddi ayrışıyor. Organizasyon hakkı bir şehre veriliyor. Bütün etkinlikler, spor ve antrenman salonları, Olimpiyat Köyü gibi bileşenler kazanan şehirde toplanıyor. Oyunları organize etmenin en zor taraflarından biri ise altyapı, ulaşım ve konaklama hizmetleri gibi duruyor. Tesisleri inşa etmekte çok iyiyiz. Gerçekten hızla yeni uluslararası standartlarda spor merkezleri hizmete açılıyor. Şehrin diğer hizmetlerinin de aynı hızda gelişmesi organizasyonu çok daha az sorunla atlatmamıza yardımcı olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan da bu işlerin bilançosunun tutulması ve paylaşılması çok önemli. Şehirlere kattıkları değer gibi bir de organizasyon maliyetleri var. 2004 Atina oyunlarında planlanan harcama 4.5 milyar Euro olarak hesaplanmış ancak evdeki hesap çarşıya uymadığı için toplam fatura 9 milyar Euro olarak gerçekleşmiş. İki şehri kıyaslamak pek mümkün değil. İstanbul’un nüfusunun Yunanistan toplam nüfusundan fazla olduğunu düşünürseniz yapılan yatırımların geri dönüş hesaplamalarında İstanbul çok daha avantajlı gözüküyor. Amaç sadece Spor Başkenti olmak değil çıtayı daha da yukarıya koyarak Sporun Başkenti olmak. Biz İstanbul’lulara düşen ise kendi ilgi alanlarımız dahilinde bu organizasyonlara katılmak, katılımı teşvik etmek, Olimpizm’i benimsemek ve hareket eden bir toplum olma yolunda kararlı adımlar atmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetler ve yerel yönetimler haricinde de yüksek standartlarda spor merkezleri hizmete açılıyor. Ataşehir’de hizmete giren Ülker Sports Arena bunun en iyi örneklerinden biri. Dünya standartlarını zorlayacak şekilde inşa edilen Arena’nın işletmesini ise dünyanın en büyük kompleks işletmecisi AEG yürütüyor. Aralarında Allianz Arena’dan O2 World Arena’ya, Home Depot Center’dan MasterCard Center’a yüzün üzerinde kompleks AEG tarafından işletiliyor. Spor müsabakalarının yanısıra konser ve gösteri gibi sanat faliyetlerine de ev sahipliği yapacak olan Arena, Anadolu yakasına çok ciddi katma değer sağlayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arena demişken... 150bin seyirciye yakın kapasitesi olan Circus Maximus’un bundan yaklaşık 2200 yıl önce, Colosseum’un ise birinci yüzyılda inşa ediliğini biliyor muydunuz? İlk modern arenalarda bazen gladyatörlerin çekişmesini bazen de ceza infazlarının gerçekleşmesi planlanmıştı. Suçluların veya güçsüzlerin çok bir şansı olmadığı bu arenaların inşasındaki amaçlardan biri de halkı mümkün olabildiğince eğlendirmek ve günlük devlet işleri ve politikalarından uzak tutmaktı. Modern çağda ceza infazları halka açık alanlarda yapılmıyor elbette. Ancak günümüz sporcuları gladyatörlerin yerini başarıyla aldılar. Her ne kadar saha çizgileri içinde kurallarına göre oynanan bir oyun varsa dışarıda da bir o kadar işin şov ve eğlence tarafı var. Oyun artık sadece oyun değil bir eğlence biçimi haline geliyor. Pek çok batı ülkesinde spor müsabakalarına gitmek sosyal ve çoğunlukla ailenin tamamıyla paylaşılan bir aktivite. Burada işin şatafatlı kısmı kadar önemli olan ise halkların sporun kendisinden ve envayi çeşidinden zevk almaları. Yukarıya dönecek olursak anlaması ve oynaması en kolay takım oyunu futbol kadar olmasa da diğer spor dallarını da seven, benimseyen ve bu dallarda sporcu yetiştirecek İstanbul’lulara ihtiyaç var. Haydi ‘hareket et İstanbul’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol Milli Takımımız’ın yer almadığı Euro 2012, 8 Haziran – 1 Temmuz arası Polonya ve Ukrayna’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek. Tahminlerinizi yapın! Almanya mı, İspanya mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2012 Olimpiyat Oyunları’nda ise Londra 27 Temmuz – 12 Ağustos tarihleri arasında ev sahibi. Türkiye’nin ‘milli sporcu’ tanımıyla Olimpiyat Oyunlarına katılışının 100. yılı. İlk defa 1912 Stockholm oyunlarına giden millilerimizden bugüne hem madalya sayımızı hem de katılınan branş sayısını hatırı sayılır derecede artırdık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2012 yılı için Global Spor pazarının gelirler anlamında büyüklüğünün 120 milyar Amerikan Doları’ndan fazla olması bekleniyor. Yayın haklarından, sponsorluklara, bilet gelirlerinden ticari ürün satışlarına harcanacak olan bu para insanların spora olan meraklarının ne derece önemli olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FIFA’nın Dünya Kupası’ndan sonra en büyük organizasyonu olan U-20 Dünya Kupası 2013’te Türkiye’de yapılacak. Bizim için çok önemli bir organizasyonel yetkinlik sınavı olacak bu turnuvada geleceğin Maradona’ları, Messi’leri ve Henry’lerini seyretme şansımız olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-186327046816251186?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-mart-2012-march-2012.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-6657741707808928402</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 09:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T12:05:30.919+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Şubat 2012 / February 2012</title><description>İstanbul yine çok keyifli bir kış yaşıyor. Soğuk havanın kara kaçması sonrasında gelen güneşli günler her mevsimin çeşitli parçalarını İstanbul’da bir araya getiriyor. Yılbaşı kutlamalarının etkisinden daha yeni yeni kurtulmaya başlarken bir anda şehir beyazlara büründü. Lapa lapa yağan kar, buzlanma, trafik darken muhtemelen hepimiz evde biraz daha fazla vakit geçirmek zorunda kaldık. Ben kendi adıma bol film ve dizi seyredip yakalamaya çalıştığım okumalarımı yaptım. Film ve dizi derken, Almadovar’ın yeni filmi ‘The Skin I Live In’i (La piel que habito) kaçırmayın. Hikaye alışılmışın biraz dışında hatta biraz sapkın bile diyebiliriz. Ancak çekimler ve oyunculuk – Antonio Banderas için böyle bir şey söyleyeceğimi düşünemezdim ama – çok çok iyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizilerden ise Sherlock, Homeland, Strike Back ilk sezonlarını seyrettiklerim oldu. Yılbaşı sonrası 30 Rock, Shameless, The Good Wife ve Fringe de yeni sezon ve bölümleriyle düşmeye başladı. Sherlock her bölümü kendi içinde neredeyse bir film olan bir BBC dizisi. Sir Arthur Conan Doyle’un gizemli, bilgili ve çok iyi bir gözlemci olan kahramanı Sherlock Holmes’u Benedict Cumberbatch oynuyor. Sherlock karakterine bu kadar yakışan bir oyuncu daha once görmemiştim. Bir yolunu bulup seyretmenizi tavsiye ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homeland’in birinci sezonu bitti. İsrail dizisi ‘Hatufim’ den uyarlanan dizi en iyi drama ve başrol oyuncusu Claire Danes de televizyon drama en iyi aktris dallarında Altın Küre aldılar. Irak’ta sekiz yıl boyunca kayıp olan bir askerin geri döndükten sonra bir savaş kahramanı ilan edilmesi ve gelişen olayları bol aksiyon ve heyecan içerisinde bu dizide bulabilirsiniz. Strike Back ise bir İngiliz dizisi. Yine orta doğu civarlarında bolca bulunmuş ve operasyonlar geçirmiş bir ekip kahramanlarımız. Her türlü entrika ve tehlike mevcut. Tabi İngiliz dizisi olunca hem aksan hem de entrika bol bol var. Kahramanlarımız kılıktan kılığa girip çeşitli operasyonları yarı Mc Gayver yarı Bond kıvamında başarıyla tamamlıyorlar. Arkada giden hikayeler ise cabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışın güzel taraflarından biri de daha içe dönük geçirilen bir dönem olması. İç mekanlarda, evinizde, daha samimi ve küçük ortamlarda sosyalleştiğimiz, bazen kendimize daha fazla vakit ayırıp okuma, araştırma, dinlenme gibi ihtiyaçlarımızı karşılama şansı bulabildiğimiz bir dönem. Hatta bu yıl şanslıyız, artık yıl olmasından dolayı bu ay bir gün fazlamız var. Şubat 29’da sakın çocuk doğurmaya, evlenmeye, kısaca her yıl kutlamanız gerek bir aktivite yapmaya kalkmayın. Sonraki yıllar çok sancılı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ay bir de Sevgililer Günü (St. Valentine’s Day) var. Kapitalizmin bize sevgimizi ifade etmemiz için uygun gördüğü 14 Şubat tarihi MS 400’lü yıllarda Papa Gelasius I tarafından birden fazla azizi anmak için takvimlere eklenmiş. 1969’a kadar Katolik kilisesi tarafından bir anma günü olarak idrak edilmiş. Bir kaynağa göre 1382’de İngiliz edebiyatının öncülerinden Geoffery Chaucer tarafından yazılan Parlement of Fouls’da St. Valentine (Aziz Valentin) günü, bireyler arası sevgi ve aşkı ifade etmekle ilişkilendirilmiş. Aslen 1381’de İngiltere Kralı 2. Richard’ın birinci nişan yıldönümünü kutlamak amacıyla yazılan bir şiirin iki mısrası ile bugün kutladığımız Sevgililer Günü’nün ilk temelleri atılmış. Başka bir kaynak ise 1700’lü yıllarda sevenlerin birbirlerine 14 Şubat günü el yazması şiirler, güzel ve anlamalı mesajlar göndermeye başladığından bahsediyor. 1800lere gelinirken yine İngiltere’de ‘hazırı burada’ kartlar basılmaya başlanmış. Yazmakta veya ifade etmekte herhangi bir sorun yaşayanlara veya tamamen içinde bulunduğu günü unutanlara bu kartlar yardımcı olmaya başlamış. Amerika’da ise ilk baskılı kartlara 1847 yılında rastlanmaya başlanmış.  İşin ticarete dökülmesi yaklaşık beşyüz yıl sürmüş kısaca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün İngiltere’de yılda yaklaşık 25 milyon kart gönderiliyormuş ve 1.3milyar pound para çikolata, çiçek ve digger çeşitli hediyeler için harcanıyormuş. Amerika’da ise 190 milyon kart gönderiliyor, bu rakama okullarda elle yazılan kartlar eklenince 1 milyar kart civarında bir hacim oluşuyormuş. Okullarda en çok Sevgililer Günü kartı alanlar da öğretmenlermiş. Özetle sevgimizi ifade etmek için, tüketimi canlandırıp ekonomiye yani aslında satışlara ivme kazandırmak amacıyla ortaya çıkarılmış ticari bir gün 14 Şubat. Diğer 364 – ki bu yıl 365 – gün boyunca sevgimizi ifade edemez ve hediye alamazmışız  gibi! Tabi unutmamak lazım ki hemen üç ay sonra Anneler Günü, dört ay sonra Babalar Günü, yıldönümleri, yeni yıl, doğumgünleri var. Bunlardan birinde de hangisi ihtiyacınıza cevap veriyorsa ifade hakkınızı kullanabilirsiniz. İfade etmek, hediye almak, hatırlamak, paylaşmak için bunlardan hiçbirine ihtiyacımız olmadığını düşünenlerdenim. Bu kadar güdülmeye, programlanmaya, Pavlov’un köpeğileştirilmeye de. Eğer seviyorsak seviyoruz, zamanı, günü, saati olmadan seviyoruz. O zaman bu ‘gün’lere de ihtiyaç yok, her gün bizim, her gün bir şans. Şimdi bırakın şu yazıyı okumayı ve gidin sevdiklerinize kendinizi ifade edin. 14 Şubat’ı beklemeden, ona ihtiyaç duymadan. Şehrin imkanlarını, bize sunduklarını sınırsız olarak kullanarak sevdiklerinizle paylaşın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyoğlu’nun eğlenceli mekanlarında LUX işletme değişikliğine gitti ve Diskotek oldu. DJ Kiwi’nin müzik direktörlüğünde bir takım yenilikler bizleri bekliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11:11, Ocak sonu itibariyle kapılarını kapatıyor. 909 ekibinin son mekanı olan 11:11’in yerine ne geleceğinden çok ekibin yeni projesini merak ediyorum. Kulaklarınız açık olsun, her an her yerden çıkabilir ve bizi eğlendirmeye devam edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Moda Haftası bu yıl 7-10 Şubat arası artık alıştığımız Tepebaşı TRT yanı alanda yapılacak. O haftasonu Asmalı hareketli olacak gibi geliyor. Partiler, davetler, after-show’lar, takipte olun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-6657741707808928402?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-subat-2012-february-2012.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-3208080934769724477</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:58:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:59:31.542+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Ocak 2012 / January 2012</title><description>Kış nihayet geldi. Nihayet dememe kızmayın çünkü ben kışı yaza tercih edenlerdenim. Akrep burcu olup kışa daha yakın hissetmemden de olabilir, lahana gibi kat kat giyinmeyi sevmemden de veya yazları sıcaktan deri değiştirmek isteyecek kadar bunalmamdan da… Ama sonuçta kış geldi ve mevsimi adam gibi yaşayacağız. İstanbul eskiden dört mevsimin yaşanabildiği şehirlerdendi. Hatta aynı gün içinde hem güneş, hem yağmur hem de kar görmek garipsenmezdi. Şimdilerde ise mevsimler biraz iç içe girmiş durumda ve ne nasıl giyineceğimizi biliyoruz ne de günün ikinci yarısında bizi ne gibi havasal süprizlerin beklediğini. Siz yine de siz olun lahana gibi soğan gibi kat kat giyinmeye hazır olun da hastalık mastalık olmadan kışı atlatın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışın şehir daha kasvetli gelir göze. Aslında kasveti yaratan havadır, şehir değil. Çünkü şehir her zaman olduğu gibi hareketli, eğlenceli ve evet 24 saat ayakta. Eğer soğuktan ürkmez, yağmura aldırmaz ve trafik de neymiş diyebilirseniz ne ala. Kışın da en az yaz kadar keyifli olduğunun farkına varmak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın yapılanlarla kışın yapılanlar arasında da fark vardır aslında. Yaz meyveler, kış meyveleri, yazın akdeniz balıkları kışın boğaz balıkları, yazın latin müzikleri kışın cazı veya klasiği, yazın votka ve kokteylleri kışın viskisi gibi. Kış güzelliklerine bir bakalım isterseniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce balıkla başlayalım… Yaz gelince av yasağı başlar ve boğaz balıkları ancak olta ile tutulup yenir. Yoksa geri kalan herşey ya akdenizden gelir ya da egeden. En kötüsü ise çiftlik balıkları. Envayi çeşit garip besin ile sözde doğal ortamları olan denizin içinde yetişen çiftlik balıkları kadar tatsız birşey olamaz herhalde. Çipura, Somon ve Levrek artık malesef hep çiftlik balıkları ve hepsi de gayet tatsız ve tuzsuz. Bu yüzden de bu üç balığı yaz-kış demeden her yerde bulabilirsiniz. Ama kış gelip de av yasağı kalkınca hamsiden lüfere (tabi bulabilirsek) onlarca çeşit balık üstelik çiftliksiz olarak karşımıza gelir. Her balığın da zamanı vardır. Hamsiyle başlayan sezon ortalarda palamut ve kalkan ile devam eder. Geçen ay Balıkçı Kahraman’a gidip en meşhur kalkanını (sezonu, zamanı gelmediği için) yemek yerine önce İskorpit ardından kalamar gözü ve son olarak da Kırlangıç yedik. Hele yanında o muhteşem pembe/mor turp, gerçek Torik’ten yapılan lakerda ve salatası olunca kışın gelişini kutlama şansımız oldu. İlle de Kahraman’a gitmeye gerek yok, yakındaki her balıkçı boğazın balıklarını kutlamak için yeterli. Aman boylarına dikkat edin, yoksa bizden sonraki nesiller bazı balıkları ancak ansiklopedilerden öğrenebilecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış gelince et tüketimimiz de artıyor gibi. Yazın ne kadar hafif yemek istiyorsak kışları da içgüdüsel olarak enerji ihtiyacımızı karşılamak üzere bir o kadar ağır. Et ille de ağır olmak zorunda değil tabi. Sağlam kıymadan (ister çekilmiş ister satır) bir kebap biraz ağır olabilirken bir parça antrikot veya bonfile çok hafif ve sağlıklı olabilir. Geçen ay kebap ve et üzerine yazmıştım, oradan kopya çekebilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik tarafına gelince, yazın açık havada olmak, özellikle de teraslarda, deniz kenarında olmak biraz daha kıpır kıpır olmamıza sebep oluyor. Kendimizi sanki bir adada veya tropikal bir ortamda hissedip ‘havaya’ giriyoruz. Böyle olunca da daha buzlui meyveli ve ‘hafif’ içkiler tüketiyoruz. Bunların başında da son yılların gözde içeceği Mojito ve votka ile yapılan çeşitli kokteyller geliyor. Kimi nar suyu, kimi passion fruit, kimi satsuma ile yapılan bol buzlu ferahlatıcı içkiler tercih ediliyor. Kışın ise benim favorim viski. Tabi viski denildiğinde dipsiz bir kuyudan bahsediyoruz. Harmanlanmış olanlar, Amerikan viskileri, İrlanda viskileri ve vazgeçilmez Single Malt’lar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Single Malt dediğimiz şey aslında bir viski üreticisinin o yörenin suyu, arpası ve kendi reçetesiyle yaptığı bir tür. Tahıl olarak sadece arpa kullanılır ve meşe fıçılarda yıllandırılır. Sadece İskoçya’da üretilen viskiler için kullanılan bir terim. Yani İskoçya’nın beş bölgesinden birinde sınırlı miktarda üretim yapan bir damıtımhanenin malı. Bu bölgelerden beni en çok cezbeden Islay denileni. Özellikle isli kokusu, boğazınızı biraz yakan alkol ve karamel tadı. Lagavulin, Laphroig, Ardbeg ve Caol Ila’nın çıktığı yer. Genellikle ağır olarak tarif edilen yoğun bir viski bölgesi Islay. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islay harmanlanmış viskiler için vazgeçilmez bölgelerden biri. Diğer bölgeler ise Highland, Lowland, Speyside ve Isla. Bir de Campbeltown var ki çok dile gelmez. Harmanlar ise birden fazla Single Malt’ın bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkan viskilerdir. J&amp;B, Chivas, Johnnie Walker bunların en bilinen örnekleri. Oban, Glenkinchie, Lagavulin ve benzeri bazı single maltların belirli oranlarda karıştırılmasıyla yapılıyorlar. Harman viskilerin yaşını ise içindeki en genç single malt belirliyor. Yani 12 yıllık yazan bir harman viskinin içindeki en genç single malt 12 yaşında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viskiler şaraplardan farklı olarak sadece fıçı içindeyken yıllanıyor. Bu yüzden de yaşlandıkça değer kazanıyorlar. Geçen ay tam 27 yaşında bir Cardhu’yu içtim. 1973 yılında fıçılanmış, 2000 yılında şişelenmiş bir lezzet pınarı. Yüzde 60 alkol ile en üst seviyede alkol muhteviyatı olan bu içkiyi özellikle 2/1 su/viski oranıyla içmek gerekiyor. Single maltların en büyük özellikleri ise içine bir miktar su karıştırığınızda ortaya çıkan tat. İskoçlar viskiye buz koyduğunuz zaman çok kızarlar, en fazla su koymanız makbuldür. Hemen alışılmaz ama damak yavaş yavaş aradığı tadı bulur, sonuçta onlarca üreticinin yüzlerce değişik ürünü var. Denemekten çekinmeyin derim. Kış vakti içinizi ısıtacak bir Single Malt diğer herşeyden çok daha keyiflidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde özel içki butiklerinde ve hatta Makro gibi marketlerde rahatça bazı çeşitlerini bulabilirsiniz. Ayrıca barına güvenen her mekan da artık single maltlardan bir çeşni bulunduruyor. Bizim buralarda içki genelde çoğunluğun bildiği, reklamı iyi olanlardan tercih edilir. Votke deyince Absolut, viski deyince de J&amp;B ve Jack Daniel’s akla gelir. Herşeyde olduğu gibi en çok bilinenlerin dışında bir de gizli saklı mücevherler vardı ki bence single maltlar bunların arasındaki Kaşıkçı Elması gibidir. Keşfetmekten, sorgulamaktan, denemekten çekinmeyin. Başka bir zaman da Japon, İrlanda ve Amerikan viskilerinden dem vurur onların hikayelerine de uzanırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otto’cuların geçen yıl Ortaköy’de açtığı Bloom menüsünü yeniledi. Muhteşem somon küpleri, taş fırında tuzda balık ‘Brandade’, yine taş fırında ördek ve kök sebzeler ve yanında chili con carne. Lezzet mi dediniz… Kış vakti bir uğrayıp taş fırının nimetlerini bir parça single malt ile keyifle tadabilirsiniz. Şefinizin sözüne kulak verin, menüde daha ne sürprizler var sizi bekleyen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morro’nun yakında efsaneleşecek olan satsumalı Hendrick’s cini çok iyi. Tabi şekersiz ve bol Hendrick’sli olursa daha da iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakerda’nın iyisi heryerde olmuyor. Balıkçı Kahraman çok uzak geliyorsa Karaköy Balıkçısını veya Del Mare’yi deneyin derim. Torikten değilse de yemeyin, ağzınızın tadını bozmayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-3208080934769724477?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-ocak-2012-january-2012.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-6323569963556475704</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:58:38.879+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Aralık 2011 / December 2011</title><description>İstanbul gece hayatı her zaman çok renkli olmuştur. Meyhanelerden gazinolara, muzikhollerden barlara, pavyonlardan gece kulüplerine her çeşit eğlencenin, her keseye uygun imkanların olduğu İstanbul gece hayatı hep hareketli. Ben ilk dışarı çıkmaya tabi ki de lise çaylarıyla başladım. Önceleri Stüdyo 54, sonra Airport ve Baca cumartesi gündüzleri sosyalleşmeye, eğlenmeye ve müzik dinlemeye gittiğimiz yerlerdi. Yaşım biraz ilerleyince Papillon, Juliana’s, Plaza, Discorium gibi yerlere ve halen klasikler arasında yer alan Etiler 29 ve Etiler Şamdan’a gitmeye başladık. Yazların değişilmez yerleri Çubuklu 29 ve Şamsa’ydı. Sonraları ise Taxim Night Park, 20 ve 19, Garage, Millenium gibi mekanlar ortaya çıktı. Kemancı, Roxy ve Sefahathane’yi de unutmamak lazım. Bir de Türkçe mekanlarımız vardı Şaziye, Günay ve Küfe... 2019 ise gelmiş geçmiş en iyi 'club'dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bazılarına gitme şansını yakaladığım gazinolar vardı, Bebek, Çakıl ve Maksim Gazinoları. Burada dönemin en önemli sanatçıları çıkar ‘program’ yaparlardı. Assolistlik buralardan çıktı. Ajda bu dönemlerde ‘superstar’ oldu. Tek televizyon kanalından ve üç tane radyo istasyonundan yeni müzikleri dinlemeye, takip etmeye çalışırdık. İzzet Öz’ün TRT 3’deki radyo programı, Ömer Karacan’ın TRT 1’deki Top Ten programı çok değerliydi. Bugün geldiğimiz noktada müziğe ulaşmak çok kolaylaştı. Sadece müzik yayını yapan radyolar, televizyonlar ve internet üzerinden çeşitli imkanlar sayesinde müziği takip edebiliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çeşitlilik gece hayatının da yönünü belirliyor. Eskiden gece mekanlarında belirli bir tarz müziğe yönelinirken bugün biraz daha ‘ortaya karışık’ bir tarz daha çok beğeni topluyor. Reina, Sortie, Blackk gibi ‘mass’ mekanlar daha geniş kitlelere hitap ettiklerinden dolayı genel beğeniye göre müzik tarzlarını belirlerken, Mini Müzikhol, 11:11, Roxy ve Peyote gibi mekanlar ise müzik politikalarını daha odaklı tutup belirli bir tarzın üzerine gidiyorlar. Bu geniş yelpazenin varlığı da İstanbul’un gece hayatının renkliliğini sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahsen dinlediğim, eğlendiğim, keyif aldığım müzik biraz daha niş tarzlardan. Elektronik müzik, caz, klasik, soul ve blues. Benim açımdan baktığınızda İstanbul benim ihtiyaçlarıma cevap verebilecek kapasiteye sahip. Gerek bar ve kulüpler gerekse konser ve festivaller ile eğlenecek, müzik dinleyip sosyalleşebilecek imkanlar bol miktarda mevcut. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim gözümden şöyle bir tur atmak gerekirse… Artık klasikleşmiş olan Otto’nun ‘Salı Sallanır’ ve ‘Beardnewman’ geceleri çok eğlenceli. Salı akşamları Vesvese ekibine gönül veren DJler ile yurtdışından gelen sanatçılar Otto’da ‘sallıyorlar’. İki yılı aşkın bir süredir devam eden seri yaz, kış dinlemeden her daim keyifli. Perşembeleri ise DJ kabinine Nevzat ve misafirleri geçiyorlar. Başka bir alternatif ise Mini Müzikhol. Çarşambadan cumartesi akşamına hem elektronik müziğin en iyilerini hem de müziğin yeni açılımlarını keşfetmeniz mümkün. Her iki mekanda da kendinizi kasılmadan, neredeyse kendi evinizde arkadaşlarınızla birlikte bir parti ortamında rahat hissedebilirsiniz. İki yıl önce açılan LUX, bu yıl da revaçta. Ayda bir cuma akşamları dünyaca ünlü house müzik DJ’i Osunlade pikapların başında. Ayrıca Oben Budak’ın kabinde olduğu geceleri de denemenizde fayda olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır Beyoğlu’ndayken Lokal’e uğramadan olmaz. Gecenin ilerleyen dakikalarında Tünel Meydanı’ndaki Lokal’e uğrayıp eğlenmeye devam edebilirsiniz. Veya bu yıl 3. yaşını kutlayan 11:11’de Tangun, Cure-shot ve Jr.’un yönünü belirlediği eğlenceye kendinizi bırakabilirsiniz. Alternatiflerde ise önce Münferit’in barında biraz keyif yapıp oradan Kiki’ye geçilebilir. Tabi bunlar benim gözümden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer alternatiflere bakarsak, Roxy her zaman Roxy. Rock, elektronik, cross-over tarzın en iyilerini çalmaya devam ediyor. Peyote’de biraz daha niş tarzlar olan drum and bass ve dub dinlemek mümkün. Küçük Beyoğlu adı verilen bölgede ise ‘ortaya karışık’ bir eğlence var. Beyoğlu haricinde bu kadar konsantre bir çeşitlilik Kadıköy’de var. Doğrusunu söylemek gerekirse Anadolu yakasına o kadar az geçiyorum ki tek hatırladığım barlar sokağı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatifler sahilde de devam ediyor. Ortaköy’den Bebek’e pek çok mekan var. Anjelique yıllardır aynı kalitede eğlence sunuyor. Eskiden sadece yazın açıkken son iki yıldır kışları da hizmet veren bir ‘total eğlence’ merkezi. Gecenin herhangi bir noktasında Anjelique’e gidip eğlenceye dalabilirsiniz. Kuruçeşme’ye doğru ilerledikçe Reina, Supper Club, Sortie, Blackk ve SuAda geliyor. Arada bir de Kuruçeşme Arena var tabi. Dünya’da konumu itibariyle en iyi yere sahip konser mekanı bence. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebek’e geldiğimizde ise ‘mahalle barı’ Lucca çıkıyor karşımıza. Öğleden sonra bir iki kokteyl ile başlayan serüven akşamları dozunu artırarak devam ediyor. İçkileri de yemekleri kadar başarılı. Hele o satsuma votka yok mu… Yeni açılan Poupon ise Bebek Kitchenette’in üçüncü katında hizmet veriyor. Bebek’te olmakla beraber kendinizi Londra’da hissedebilirsiniz. Müzik yönetimi ise vazgeçilmez radyomuz Dinamo DJlerine emanet edilmiş durumda. Akşam üstünden itibaren kendinizi bir koltuğa oturtup gecenin akışına bırakabilirsiniz. Bir diğer ‘mahalle barı’ ise Aşiyan’a doğru giderken kendi birasını üretip satan Tap’s. Erken saatlerde gidip boğaza karşı bir ‘smoke ale’ yuvarlayıp kızarmış jalapeno biberi yiyebilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında keşfetmekten çekinmemek lazım. Yeni yerler, yeni tatlar, yeni tarzlar, yeni insanlar, yeni yeni yeni pek çok şey için biraz meraklanmak, biraz motive olup denemeye hazır olmak gerekiyor. Şehrin ritmi ile sizin ritminizin uyacağı anı bulmak için de gezmek gerekiyor. Kendimizi günlük rutinden çıkarıp, trafiğin acımasızlığına aldırmadan, soğuğa karşı hazırlıklar tam olarak dışarı çıkın, şehri yaşayın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısalar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bendeniz nam-ı diğer Mr. Pink 1 aralık akşamı Beardnewman ile Otto’da, 9 aralık akşamı da Fattish ile Mini Müzikhol’de kabinde olacağım. Elektronik müziğin disko, soul ve caz ile buluştuğu her telden çalıyor olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış K’nın editlediği 70lerin önemli parçaları üç plak olarak İlhan Erşahin’in plak şirketi NuBlu’dan çıktı. Toplam 12 parçadan oluşan üçlemede Ersen ve Dadaşlar’dan Kamuran Akkor’a, Cem Karaca’dan Urfalı Babi’ye pek çok sanatçının eserleri yer alıyor. İstanbul 70: Psych, Disco, Folk Edits adlı plakları ısmarlayabilir veya iTunes’dan parça parça satın alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İKSV binasında bulunan ve Bengi Ünsal’ın yönetimindeki Salon ise gerçekten çok iyi sanatçıları ayağımıza getiriyor. 14 Aralıkta Junior Boys Own var, kaçırmayın veya takip edin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-6323569963556475704?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-aralk-2011-december-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-5357760722051135525</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:56:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:57:11.320+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Kasım 2011 / November 2011</title><description>Kebap&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kebap İstanbul hayatına 80lerde belirgin bir şekilde girmeye başladı. Küçüklüğümüzde İstanbul’da ‘Kebapçı’ diye adlandırılan bir lokanta, işletme, meslek falan yoktu diye hatırlıyorum. Şehrin bazı yerlerinde yöresel yemek yapan ufak işletmeler vardı ama ‘mainstream’ yerlerde, ana caddelerde ‘kebapçı’ yoktu. İlk kez babam götürmüştü Aksaray’da bir yere. Ablam Defne şöyle anlatmış 2005’de bir yazısında “Ben ilk kebabı, ılık baklavayı ve çiğ fıstığı yetmişlerin ortalarında yedim. Aksaray’da ancak babamın bulabileceği gibi bir yerdi. Yaşadığım heyecanı ve şaşkınlığı bugünkü gibi hatırlıyorum. Kapkaranlık, pis ve puslu bir İstanbul’un içinden Aksaray’a gidiş masal gibi anlatılabilir ancak. Hiç ama hiç bir şey o zamanlar olduğu gibi değil artık. İstanbul değişti, dünya da. Beklentilerimiz ve kavrayışımız da eskisi gibi değil. Bir özenli lokantaydı ki anlatamam. Hala hatırımda. Duvardan akan suları, yapma yeşillikleri ve pirinc mangalıyla sıradışı bir yerdi. Keban Oteli’nin lokantasıydı diye hatırlıyorum, ama masal dedim ya, artık ne önemi var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen ben de öyle hatırlıyorum Keban’ı. Yuvarlak yerine oval yaptıkları acılı lahmacun, sini içinde gelen karışık kebap, urfa, adana, terbiyeli şiş, tavuk, pirzola… Sonrasında da yuvarlak tepside yapılan ve ılık servis edilen havuç dilim kesimli fıstıklı baklava. Tadına doyulmazdı ama ancak arada bir gidilebilirdi. Sonrasında benim hatırladıklarım arasında Beşiktaş İsklesinin orada Hanedan vardı. Puf şeklindeki içi hava dolu balon ekmekleri ilk oradan hatırlıyorum. Her yeni yer ve onun ustası farklı bir tat farklı bir uslüp demekti. 80lerin sonlarına doğru Levent’in girişinde Hacıdan açıldı. Orada da gavur dağı salatası ile tanışmıştım. Lahmacunun ‘fındık’ olabileceğini de galiba. 90lara geldiğimizde Köşebaşı, Tike gibi yeni dükkanlar ve Günaydın gibi eskiler şubeleştiler. Ocakbaşı kültürünü öğrendik. Hatta davetlerde kebapçılardan servis alınmaya başlandı. ‘Kebap yapmak’ günlük dilimize girdi. Kebap gibi ızgaraya yatırılmış olma hali mi, keyif yapma hali miydi tanımlanan? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yiğidin yoğurt yemesi farklı olduğundan her ustanın da kebabı hazırlaması da farklı olur. Kendi yöresine, ağız tadına, ustasının ayarına göre hazırlar, terbiyeler ve dizer kebabı. Erzurum’dan Urfa’ya, Diyarbakır’dan Adana’ya çok çeşitli kebap yemeği yapan yörelerimiz var. Ağırlıklı olarak Urfa ve Adana yöresinin lezzetleri ön planda olsa da bugün hemen her yörenin farklı kebaplarını bulabiliyoruz İstanbul’da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de ‘etçi’ler var. Kebapçı gibi aldılanan ama aslında et lokantası olanlar. Garip bir şekilde bunların en eskileri ve en iyileri şehrin o zaman dışında gibi gözüken ama en keyifli yerlerinden biri olan Yeşilköy taraflarında konuşlananlardı. Beyti, Uludağ, Kaşıbeyaz, Gelik. Etin en güzelini bulur, etin yağ oranına, hayvanın beslenme şekline göre eti dinlendirir veya terbiye ederler. Et mi lokum mu belli olmaz. Hala bu şekilde özenle ticaret yapıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000lerde ise Amerikan usulü ‘steak house’lar çoğalmaya başladı. Defne’nin hakkını vermek lazım. İlk dinlenmiş (yani 28 gün boyunca soğuk havada beklemiş) eti onun sayesinde yedik Dükkan’da. Sonra çeşitlendi yine ve her yerde oldular değişik markalarla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de kebap mıdır bilemem ama döner var. Büfelerde ‘fast food’ olanından en havalı restoranın menüsünde olanına her yere girmeyi başarmıştır. Etten yapılanı makbuldür, kıymadan olmaz, lezzetini alamazsınız etin. İncecik kesilmesi gerekir ki ‘yaprak’ olsun. Ustanın seri olması lazım ki kurumasın, pembesi dönünce hemen kesebilsin, sıcacık dizebilsin diye. Tam ne zaman tanıştım hatırlamıyorum ama önce ‘iskender’ halini yemiştim ve aşık olmuştum. Sonraları öğrendim bir de kendi hali var dönerin. Hala daha beni en heyecanlandıran yemekler arasındadır. İster Hacıbey’in Bursa Kebabı, ister Piknik Büfe’nin pide arası, ister Bayramoğlu’nun ‘yaprak’ı. Her halini çok seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lüfer Bayramı. Mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Ekim’de Lüfer Bayramı’nı kutladık. Daha doğrusu kutlamaya çalıştık. Çünkü lüfersiz bir Lüfer Bayramı olmamalıydı. Benim çocukluğumda bolluğundan yemeğe doyamadığımız, bir tanesi ile gani gani doyabildiğin lüfer yok oluyor. Her ne kadar yeni yasa avlanmaya boy sınırı getirdiyse de yetmez. Bilinçli tüketmemiz lazım. Sarıkanat ve Çinekop’a dokunmayın, Lüfer’in de 30cm’in üzerinde olanını tercih edin. Bizim için bir hatıra sonraki nesiller için tarih olmasına izin vermeyin bu güzel balığın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sur Kebap&lt;br /&gt;Siirt’e özgü Büryan kebabı, içli köfte ve çiğ köfte denenmeli. Fatih’te, 0212 533 8088&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Murat Kebap&lt;br /&gt;Karışık kebap en iyisi. Öncesinde acılı lahmacun farz. Topçular’da, 0212 612 6424&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanatçı Haydar&lt;br /&gt;Kebapçı sayılmaz ama kanadı ızgarada en iyi yapan yer. Kocasinan’da, 0212 503 7173&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşebaşı&lt;br /&gt;Herşey lezzetli ama asıl az pişmiş bir Şaşlık fark yaratıyor. Size yakın bir yerde vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uludağ Kebapçısı&lt;br /&gt;Babam Ankara’da lise yıllarında 3,5 porsiyon Özel Uludağ Kebabı yermiş. Florya’da, 0212 624 9590&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hacıbey&lt;br /&gt;Bursa Kebabı, zaten başka bir alternatif yok. Nişantaşı’nda, 0212 231 7134&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatbak&lt;br /&gt;Lise yıllarımın değişilmezi. Lahmacun, yoğurtlu ve kaymaklı kadayıf. Nişantaşı’nda, 0212 246 1306&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zübeyir&lt;br /&gt;Özellikle ocağın başında kanat ve kaburga. Beyoğlu’nda, 0212 293 3951&lt;br /&gt;Hamdi&lt;br /&gt;Hem manzara hem yemekler. Birde ortaya ‘uzun’ yaptırırsanız… Eminönü’nde, 0212 528 0390&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayramoğlu&lt;br /&gt;En gözde dönerci. Bir kere yemeniz yeterli. Kavacık’ta, 0216 413 0045&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dürümzade&lt;br /&gt;Dürümün en lezzetlisi. Anthony Bourdain adlı çeşit sadece sakatattan yapılıyor. Beyoğlu’nda 0212 249 0147&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-5357760722051135525?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-kasm-2011-november-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-5661258195307132954</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:56:02.738+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Ekim 2011 / October 2011</title><description>İstanbul’u yaşamak ancak anlamak, sevmek, takdir etmek ve korumaktan geçiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen iki ay bolca vaktim oldu İstanbul’u yürüyerek dolaşacak. Boğaz hattı, Nişantaşı-Maçka-Tünel ve çevresi, Etiler-Levent yolu darken epey arşınladım. Havanın sıcaklığını arada bir kıran tatlı esintiler, boğazın o güzel kokusu, ağaçların gölgede bıraktığı kaldırımlar arasında şehrin dokusunu daha doğrusu yapılarını dikkatle incleme şansım oldu. Tahminen 1950’li yıllardan sonra yapılan şehir planlarını biraz sallamışlar. O kadar iç içe, üst üste, yan yana ki herşey, yollar o kadar yetersiz, düzensiz… Bir tarafta metrekaresi 3bin dolar olan evler hemen arka sokağı gecekondu mahallesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece şehir planlaması değil aynı zamanda genel mimaride de ciddi sorunlar var bence. Binaların çirkinliği, her tarafından eklentiler, çıkmalar, balkonları doğrama ile kapatmalar. Bir seferinde ev ararken gezdiğim binalardan birinde tam 17 (evet onyedi) köşesi ve bu köşelerin her birinin açısı farklı olan bir salon görmüştüm. ‘Binayı yapalım, en fazla metrekareyi arsa sınırları içinde yapalım da ne olursa olsun’ zihniyeti ile yapılmış olan bu binalar sarmış durumda şehri. Bu mimari felaket üzerine bir de binaların dışındaki klima çirkinliği, dışarıdan sarkan uydu vs. kabloları gibi aksesuarları eklediğinizde ortaya çıkan manzara korkunç. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Beton ormanı’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepe ve tepecikler üzerinde kurulduğu için İstanbul’un her noktasından farklı bir manzara ve perspektifle şehri inceleyebilirsiniz. Bob Marley’in Jamaika’da büyüdüğü şehir olan Kingston’ı tasvir ederken söylediği ‘Concrete Jungle’ yani ‘Betonarme Ormanı’ bugünün İstanbul’u için de çok yerinde bir tespit. Kurtarılmış bazı bölgeler haricinde geri kalan her yer beton, kiremit, uyumsuz renklerin gözü yoran mozaiği,  şehrin planlamasının eksikliğini hissettiriyor. Bu düzenlemeler hemen yarın yapılabilecek bir iş değil. Elbette son elli yılın yanlışlarını iki yılda düzeltme şansı yok. En azından bundan sonrası için daha fazla gayret gösterip İstanbul’u fonksiyonel ve estetik açılardan da bir dünya şehrine dönüştürmek gerekiyor. Unutmadan, değişim bireylerden, bizlerden başlıyor. Biraz daha duyarlı, uyumlu ve geleceği düşünerek yaşamak lazım şehri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka konu ise İstanbul’un önce Kültür başkentliği ve önümüzdeki yıl da Spor başkenti olacağı. Şahsen bir İstanbul vatandaşı olarak Kültür başkenti olduğumuz 2010’da ne oldu ne bitti, yapılanların kime ne faydası oldu, yurtdışında nasıl bir yankı getirdi bilmiyorum. Takip edebildiğim kadarıyla elle tutulur fazla bir etkinlik yapılmadı. Aslında orada yaratılan fon İstanbul’un ‘kültürü’nü ve tarihini oluşturan bina ve yapıları korumak, onarmak ve gelecek nesillere erişmesini sağlamak için harcansaydı sanki daha iyi olurdu. Benzer bir süreç Spor konusunda da yaşanmayacaktır diye ümit ediyorum. Zira pek çok uluslararası organizasyona ev sahipliği yapılacağından sağlanacak faydayı çok daha net olarak görebileceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğaz’ın keyfi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer deniz şehirleri – Venedik, Amsterdam, Hamburg, Seattle, Sydney gibi – ile kıyaslandığında, ki boğazın imkanları bunların hiçbirinde yok, biz İstanbul’u çok az kullanıyoruz. Toplu taşıma araçları dışında İstanbul’lular şahsi tekneleri ile ancak haftasonu çıkıyorlar. Günlük yaşamın bir parçası haline bir türlü gelmiyor. Tekne, yakıt, marina kiraları derken çok da ucuz bir araç değil ama her keseye göre pek çok alternatif mevcut. Haftasonu bile olsa İstanbul’u denizin üstünden yaşamak çok keyifli. Havalar iyice bozmadan son turları atma zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir hareketlendi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim’le beraber mekanlarda da hareketlilik başladı. Her ne kadar sokaklara çözüm gelmese de Asmalı Mescit yine eğlence dolu. Yaz tatili sonrası yenilenen ve yavaş yavaş sezona hazırlanan mekanların yanısıra bir sürü yeni mekan duyumları da var. Ben sürprizi bozmayayım ama siz de takibi bırakmayın. Nişantaşı’nda ise Atiye Sokak’ın trafiğe kapanması ve kaldırımların genişlemesiyle dışarıda – Asmalı’nın tersine – oturmak, bir-iki yudum birşeyler içmek çok keyifli hale geldi. UNICEF’in bir projesi olan ‘İstanbul’un Yıldızları’nı da etrafta bol miktarda görebilirsiniz. Bebek’in yeni dükkanı ise ilk şubesini Beşiktaş’ta açan Upper Crust Pizzeria. Boston’un bu ödüllü pizzacısında yemenizi şiddetle öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KUTU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ay yeni bir yerler açılıyor, bir takım etkinlikler gerçekleştiriliyor ve bizlere bunlarla ilgili basın bültenleri geliyor. Sözüm bu bültenleri gönderenlere… lütfen 5N 1K konusuna özen gösterin, bültendeki bilgilerden emin olun ve bahsettiğiniz vaatlerin bülteni gönderdiğiniz anda gerçekleşebileceğini kontrol edin. Bültenlerle gerçekler arasında farklılık olunca kredinizden yiyorsunuz. Bizim de şevkimiz kırılıyor. Biraz özen lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül’den akılda kalanlar; sardalya, Dearhead’in Bienal Partisinde çaldığı set, Ayyuka, Derdiyoklar, Başhekim, Barış K ve Tutan’ın Paris müzik çıkarması, IFW’11, Babylon’da Mulatu Astatke konseri ve domates.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Dans Fesitvali 10-16 Ekim, CeBIT Fuarı 6-9 Ekim, WTA Kadınlar Tenis Finalleri 25-30 Ekim, Boat Show 19-24 Ekim, Lüfer Bayramı 15 Ekim. Yelpaze geniş anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Ekim’de kutlanacak olan Lüfer Bayramı’na katılım gösterin. Oltanızı alın ve en büyük lüferi tutmak için kolları sıvayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-5661258195307132954?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-ekim-2011-october-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-528342066005683810</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:54:57.601+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Eylül 2011 / September 2011</title><description>İstanbul’da sonbahar bir başka olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonbaharı sabırsızlıkla bekliyorum. Yazın sıcağı, nemi derken İstanbul’un en güzel zamanı bence sonbahardır. Hafif esen rüzgarla şehrin kendi ılıklığı, okulların başlama heyecanı, şehrin yeniden yepyeni bir enerjiyle dolması çok heyecan verici. Bu sonbaharın güzel taraflarından biri Istanbul Bienali ile bizi selamlıyor olması. 17 Eylül’de başlayacak olan Bienal’in ilham kaynağı ise Kübalı-Amerikalı ve 1996’da ölen Felix Gonzalez-Torres. Bu yüzden de Bienal’in başlığı ‘İsimsiz’. Felix’in eserlerini adlandırma şekline ufak bir gönderme. Şansıma Felix’in ilk eserlerini 1993’te Bard College’daki güncel sanat merkezinde görmüştüm. Tabi yanımda da Vasıf Kortun olunca anlamlandırmak daha kolay olmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bienal’de mekan tasarımlarından Pritzker ödüllü Ryue Nishizawa, grafik tasarımlarından ise Stripe tasarım ofisinden Jon Sueda sorumlu. Bütün bir yıl boyunca Bienal ile ilintili bir sürü değişik etkinlik de planlanmış durumda. Film festivalinde özel gösterimlerden seminerlere bir yıl boyunca Felix’in ‘isimisiz’i yankılanıyor olacak İstanbul’da. Yine asıl mekan olarak Antrepo kullanılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat demişken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bienal dönemi bir çok başka galeri ve müzede de hareketlilik olacak. İstanbul Modern’de iki yeni sergi birden aynı dönemde açılıyor. Birincisi ‘Tekinsiz Karşılaşmalar’ adında genç kuşak altı Türk kadın sanatçının fotoğraflarını içeriyor. Diğeri ise ‘Hayal ve Hakikat’ adıyla düzenlenen ve yine Türk kadın çağdaş ve modern sanatçılarından derlenen karma sergi. Bu sergiler de pek çok workshop ve seminer ile bezenmiş durumda. Merak gidermek veya öğrenmek isteyenler için biçilmiş kaftan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni galerilerden Rampa’da ise Londra’da yaşayan sanatçı Ergin Çavuşoğlu’nun eserleri Bienal ile eş zamanlı olarak sergilenecek. Salt da bu dönemde hareketli. Rotterdam merkezli Bureau Venhuizen ile işbirliği çerçevesinde ‘Yapım Aşaması’ adlı bir sergi Bienal döneminde açılıyor olacak. İnteraktif pek çok çalışma da planlanmış, atölyelerden seminerlere yoğun bir program hazır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan ise DDF’in organize ettiği Art Beat isimli etkinlik var. Çeşitli galerilerin ve sanatçıların katılacağı, eserlerini sergileyeceği ve yine bol etkileşimli bu organizasyon Lütfi Kırdar’da yapılacak. Sanatçıların, sanat profesyonellerinin, yatırımcıların ve koleksiyonerlerin bir araya gelecekleri bu fuarın amacı ise gelecek yıllarda bir ‘buluşma noktası’ olarak İstanbul’u daha da etkin hale getirebilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IFW – İstanbul Moda Haftası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle bu sonbahar İstanbul buram buram sanat kokacak. Bu hareketli dönemin hemen öncesinde ise İstanbul Moda Haftası var. Etkinlikler yien Beyoğlu, Galata, Pera bölgesinde yoğunlaşıyor. Ana tema ise ‘Miras, Sanat ve Kültür’ olarak belirlenmiş. Dört gün sürecek olan IFW kapsamında bol bol defile ile hem gençler hem de duayenlerin yeni koleksiyonlarını görme şansınız olacak. İstanbul’un biraz daha tasarımsal yanı Beyoğlu ve çevresinde konuşlanıyor olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyoğlu bu kadar hareketlenirken yeme-içme anlamında ise çok ciddi sorunlar yaşanıyor. En son olarak tüm Beyoğlu mekanlarının sınırları – yani dış sınırları – yeniden ele alınmış durumda. Otto’dan Ara Café’ye herkes artık içeride. İşin doğrusu iki yıl önce herkes dışarı taştığında ‘tüh, Bodrum barlar sokağı da önce böyle kalabalık ve yürünmez olmuş sonra da kendini bitirmişti’ demiştim. Gerçekten de o kalabalıkta dışarıda durmak, yürümek veya nefes almak çok zorlaşmıştı. Ancak her kanayan yarayı kesersek yakında ortada vücut kalmayacak. Orta yolun en kısa zamanda bulunması ve o canlılığın bu güzel ve hareketli sonbaharda geri gelmesi temennimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül’de av yasağı kalkıyor. Yazın Boğaz balığına hasret kalmıştık. Dikkatli bir şekilde avlanma ve tüketim ile hem sürdürülebilir hem de bol çeşitli bir balık şehri olabiliriz tekrardan. Farklı lezzetler için Arnavutköy Balıkçısı, Sur Balık, Lipari gibi Arnavutköy mekanlarını tavsiye ederim. Klasikler ise Poseidon, Karaköy Lokantası, Sabahattin ve tabi Kahraman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül’de futbol ligleri nihayet başlıyor. Son yaşananlardan sonra bakalım Eylül ayının maçları ne derece heyecan verici olacak. Umarım bir tatsızlık olmadan sporun ruhuna uygun bir sezon başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jamiroquai yeni tarih verdi. Eğer bir aksilik olmazsa 5 Eylül’de Kuruçeşme Arena’da leziz bir konser bizi bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iphone’larımızın uygulamaları çok çeştlendi. Şimdi son moda blip.me. Tamamen bir telsiz mantığıyla işleyen bu uygulama çok eğlenceli. Bas-Konuş’un Apple’cası yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Eylül’de OttoSantral’de iki yıl önce Blind adlı parçalarıyla gönüllerde that kuran Hercules &amp; Love Affair var. Sahneleri de şarkıları kadar eğlenceli olan bu yeni dünya ekibini kaçırmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bir şarkı dinlerken çok tanıdık gelir ya, aslında onun sebebi dinlediğimiz şarkının içindeki bazı bölümlerin daha önceden bildiğimiz başka bir parçadan alınmış olmasıdır. Kim kimden ne aldı öğrenmek isterseniz whosampled.com adlı siteye bir bakmanızda fayda var. Mos Def’in Super Magic’inde Selda Bağcan’ın parmağı olduğunu biliyor muydunuz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-528342066005683810?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-eylul-2011-september-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-5920084979878450228</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:53:56.763+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Ağustos 2011 / August 2011</title><description>Ramazan gelince iftar yemekleriyle şenlenir akşamlar. Bir sürü hazırlık, özel bulunmuş ve hazırlanmış malzemeler, özenle kurulan sofralar ve sıcacık pide hep iftara yetiştirilir. İster bir ister beş, ailede tutan tutmayan herkes sofrada bu keyfi paylaşmak için buluşur. Önce başlangıçlar, hurma, zeytin ve bir bardak su. Sonra keyfe göre zeytinyağlılar, sulu yemekler, salata, biraz peynir ve tabi ki pide. Pide de hayatımıza onbir ayda bir girer. Masadaki herşeyi her zaman bulabiliriz ama pideyi sadece ramazanda buluruz. Eski dönemlerde pide ustasıyla ekmek ustası ayrıymış. İkisini birden tutması pahalı olduğundan fırıncılar 11 ay ekmek ustasını, ramazanda da pide ustasını işe alırlarmış. Herhalde buradan kalma bir alışkanlık sonrasında gelenek haline gelmiş. Normal ekmeğe göre daha ıslak bir hamuru vardır pidenin. Ekmeğe göre daha az dayanıklıdır. Ama ertesi gün kızartınca da tadından yenmez olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pide deyince aklıma hep fırınlardaki uzun kuyruklar gelir. Hep en tazesini, en sıcağını isteriz. Benim de tercihim hep sıcağından yana oldu. Fırından yeni çıkmış haliyle biraz tuzlu Trabzon tereyağı ve hatta mümkünse incecik kesilmiş bir parça eski kaşarla birlikte keyif verir. Makbulu aslında odun ateşi ve taş fırında yapılanıdır. Belgrad Ormanı yolunda Taş Doy fırını, Çengelköy’de Elbasan Fırını veya Beşiktaş’ta ki Yedi Sekiz Hasan Paşa Fırını bence aranan tadın gerçek adresleri. Ama mahallenin köşesindeki fırından çıkanın da hakkını yememek lazım. O kadar lezzetlidir ki o pide kötüsünü yapmak maharet gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin de dört bir yöresinde dolgulu olan pidelerden vardır. Kastamonu, Bafra, Kırşehir diye gider liste. Açık, kapalı, uzun, kısa, ince, şişman her türlü çeşidi vardır. Geçen ay Sinop’ta yeni bir cinsi ile tanıştım. Adı ‘Nokul’, biraz daha tatlı ve tıknaz bir hamurdan yapılıyor. Kol böreği gibi sarılırken içine istenilen malzemeler konuyor. Bayramlarda özel günlerde yöre halkı evde yapıp fırınlarda pişirtip misafirlere ikram eder veya yanlarında hediye olarak götürürlermiş. Çok alıştığımız bir pide çeşidi olmasa da hamur insan elinde gerçekten şekilden şekile girip değişik tatlarla bezeniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan sofralarının vazgeçilmezi dedik pideye. Benim tercihim pideyi her zaman kahvaltılık malzemeyle birlikte tüketmek. Güzel organik bir tereyağı, ki Trabzon’un hafif tuzlu tereyağı da olur Kars’ın kremamsı buram buram süt kokan tereyağı da. Yanında eski kaşar. Eski kaşar deyince de aklıma Trakya gelir. İyi eski, içinde bol hava kabarcığı, ‘biberli’ tabir edilen biraz acı olanından. Sıcacık pide arasında tereyağı ve eski kaşar, daha klasik olamaz. Bunların yanına biraz zeytin, Ayvalık tarafından çizilmiş erekn hasat mesela. Biraz pastırma, Kayseri’nin meşhuru, az yağlı, ‘kuş gömü’ denen lokum gibi pastırma. Hatta sucuk, ister Afyon’un Cumhuriyet’i, ister Kayseri’nin Hayrullah’ı. Yeter ki taze ve acı olsun. Keyfe göre Tokat’ın güzel yassı, beze sarılmış sucuğundan. Her bir kombinasyonda farklı yöreler ve keyifler var. Bal ve kaymak bile pideyle bir başka dans ediyorlar. Değişmeyen tek şey pide. Bir de her ay olsa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diziler, diziler ve yeniler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizi sezonu başlıyor. Glen Close’un oynadığı bol entrikalı avukatlık dizisi Damages’ın dördinci sezonu Amerika’da başladı. İlk üç sezonu kaçırdıysanız Digitürk kanallarında oynuyor olması lazım. Kurgusu ve akışı çok iyi. Vampir dizilerinin en çok takip edileni True Blood da dördüncü sezona başladı. Vampirlerle dolu bir dünya, onlarla çatışmaya çalışan insanlar ve envayi çeşit başka mistik varlık dizinin merkezindeki Sookie Stackhouse’un günlük sorunları. İlk sezonlarda daha heyecanlıydı, yeni hikayeler biraz sıkmaya başladı gibi. Zorlama gibi geliyor, ne de olsa üç kitaplık bir hikayeden dört sezon çıkarmaya çalışılıyorlar. Bir diğer dizi ise Game of Thrones. Gerçi dizi yeni başlamadı, hatta ilk sezon bitti bile. Ama eğer bilgisayarda savaş oyunlarını seviyorsanız ve Lord of Rings’in hayatınızda bir önemi varsa kesin seyretmeniz lazım. Orta dünyadan olmayan medeniyetlere zamanın iç içe olup bir o kadar da zamansız olduğu dizinin hem oyuncuları hem de çekimleri çok iyi. Hatta ilerleyen bölümlerde Sibel Kekilli de dizide oynuyor. Muhtemelen de ikinci sezonun kadrosunda yer alacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olacak bu balığın sonu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar balık ve sorunları yine çok gündemde. Bir türlü avlanma ile ilgili sorunlar çözülemiyor. Endüstriyel boyutu bir yana bir de işin bireysel tarafı var. Olta balıkçılığı denilen kendi tüketimi için balık tutanlar. Bir veriye göre İstanbul’da özellikle yaz aylarında her an 12.000 (evet onikibin) kişi olta ile avlanıyormuş. Bu da yaklaşık günde 6 ton balığın avlanması demek. Boğazın balıklarını teker teker kaybederken siz de buna dur demek için harekete geçin. Fikir Sahibi Damaklar’ı takip edin, kulaklarınız ve gözlerinizi dört açın ve balık hafiyeliğine başlayın. Tüketimimizi düzenleyebilirsek gerisini ikna etmek, herkesi aynı sayfaya getirip sorunu çözebilmek daha kolay olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki yerden daha önce de bahsetmiştim ama belki kaçıranlar olmuştur. Eski kaşarın bana göre en güzelini Mısır Çarşısı’nın yanındaki yolda Kurukahveci Mehmet Efendi’nin hemen karşısında bulabileceğiniz Batı Trakya’lı iki amcadan alabilirsiniz. Dediğim gibi, biberlisinden, incecik keserek. Lakerda’nın zamanı ne zamandır bilmem açıkçası. Ama yine Mısır Çarşısı’nın hemen yan tarafında bulunan Taze Balık’ta en lezzetli lakerdayı bulabilirsiniz. Kesilişini seyretmek bile bir keyif.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmek alternatiflerimize bir de Nişantaşı’nda bulunan Kantin eklendi. Defne ve Şemsa hafif ekşi mayalı, dışı kıtırlı içi yumuşak bir ekmek yapmaya başladılar. Hem oraya gitmişken çok güzl bir parça Kars gravyeri de alırsınız belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer güney sahillerindeyseniz balık yumurtası almayı unutmayın derim. Taze taze daha mumlanmadan alacağınız balık yumurtasının değerini bilin. Kurutulmuşundan yapılan makarna yani Spaghetti Bottarga bu mevsimin en keyifli yemeklerinden. Zeytinyağı, habanero biberi, sarmısak, domates sosu ve biraz maydanoz ile bir araya gelen balık yumurtası Akdeniz çanağının sunduğu en rafine tatlardan biri.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-5920084979878450228?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-agustos-2011-august-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-6988041760060450974</guid><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 08:51:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-17T11:52:50.935+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Temmuz 2011 / July 2011</title><description>Yaz gelince kendimizi biraz daha özgür hissederiz. En azından özgür olma isteğimiz biraz daha artar. Güneşin enerjisi, denizin çekiciliği, tiril tiril giyinmek, kopmak gitme isteği… Öncelikle özgürlük tanımımızı doğru yapmak gerekiyor herhalde. Genelde istediğini istediğin zaman yapmak olarak tanımlasak da öyle bir özgürlük biçiminin hem bizi hem de dünyamızı kolayca kaosa götürebileceği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Benim düşündüğüm ise istediğini istediğin zaman yapmak değil de istediklerini yapmak için vakit ayırmak ve o zamanlarda kendini seni bağlayan, yapmak zorunda olduğun şeylerden kısa da olsa koparan, keyif veren, kendini ödüllendirebildiğin anlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz hayatımızda her zaman istediklerimizi yapacak kadar şanslı olamıyoruz. Hatırlarsanız Otto ekibinin güney Amerika seyahatini yazmıştım, kendilerini şanslı azınlık olarak nitelendirerek. Hayatlarının akışından 45 günü ayırıp muhteşem bir gezi yapmışlardı. Doğru, bizlerin belki o kadar zaman ayıracak lüksü yok ama yine de kısa da olsa vakit yaratmak bizlerin elinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda çok yoğun bir tempo içinde çalışırken müzik yapmayı, okumayı, sinemaya gitmeyi ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Hepsine ayrı ayrı zaman ayırmayı eksik etmedim. Bir gece beş saat stüdyoda olmak, üç arkadaşımla sinemaya gitmek, biraz dergi karıştırıp ruhumu beslemek iyi geldi doğrusu. Yaz her ne kadar dışarının, gece hayatının, partilerin zamanı olsa da kendimize vakit ayırmamamız için hiç bir sebebimiz yok, tatilde bile. Yeterki niyet edip biraz efor gösterin yeter. Ayrıca yazın tatil bile her ne kadar çok keyifli olsa da sadece güneş altında kızarıp sonra denizde coslamaktan ibaret olmamalı. Adı üstünde tatil, yani kendimizi yeniden şarj ettiğimiz, beslediğimiz dönem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı yazarlık kurslarından, vurmalı çalgılar atölyelerine, sanat galerinden, tasarım kurslarına İstanbul bizlere binbir çeşit imkan sunuyor. Yemek kursları, çikolata atölyeleri ve envayi cins merak giderici, zihin açıcı, dinlendirici, hatta profesyönelliğe götürebilecek olanaklarımız var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Culinary cup cake yapmaktan, pastacılığa girişe, İtalya’dan bahar menüsüne geniş bir yelpazede kurslar veriyor. Muhtemelen yazın biraz daha sakin geçecektir ama baharlarda ve kış döneminde daha aktif olarak katılabileceğiniz kurslar var. İstanbul Modern’de ise Sihirli Fikirler Atölyesi var. Doğa ve teknolojinin sanata yansımasını hem eserlerle hem de eğlenceli oyunlarla sizle buluşturuyor. Özellikle çocuklar için çok iyi bir program, tabi sizler için de. Santralİstanbul’da ise Çzigi Roman Atölyesi ve Bilgisayarla Müzik Atölyesi var. Yaratıcı yanınızı biraz gıdıklarsanız ne olur? Öğrenmenin, denemenin, merak etmenin zamanı olmaz. Biraz cesaret, istek ve vakit ayırmayla içinizdeki yaratıcıyı ortaya çıkarabilirsiniz. Pera Müzesinde ise Temel Resim Sanatı atölyesi var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz sevenler belkide aradıkları özgürlüğü rüzgarda bulacaklar. Marmara Yelken Kulübü yaz, kış demeden her seviyede eğitimler veriyor. Rüzgarın yelkeni doldurması, yüzünüzü hafif yakarak geçmesi ve deniz üzerindeki hareket biraz da olsa sizi günlük hayattan alıp bambaşka yerlere götürebilir. Bunlar bir çırpıda akla gelenler. Herşeyi burada yazmamız mümkün olmadığına göre iş sizde… Biraz araştırma, biraz soruşturma ve özgürlüğe giden küçük adımlar sizleri bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz gelince denizlerde av yasağı da başlar. Bu yüzden ancak boğazdan olta balığı veya açık denizlerden gelen balıklar var bu aralar. Çanakkale barbunu çok leziz mesela. Ya da şöyle güzel bir lipsoz buğulama, hatta şanslıysak belki de yavaş yavaş odunda pişmiş bir trança. İster Balıkçı Sabahattin, ister Adem Baba, her kesye her zevke göre yerler mevcut. Eğer tatil için güneye Dalyan taraflarına inerseniz mavi yengeç, Çeşme tarafına giderseniz langustineler, Akyaka civarında Trança kovalamaya değecek lezzetler arasında. Yazın gelmesiyle domates de yiyebilir olduk. Kışın seradan gelen yarı hormonlu tatsız domatesleri tüketmeyenler için yaz bayram gibi. Özellikle Tokat Turhal domatesi bulabilirseniz kaçırmayın. Ayva büyüklüğünde tadı damağınızda kalacak bu cins tescilli üstelik. Yaz meyveleri de kışa göre çok keyifli. Sulu sulu şeftaliler, tatlı kavunlar, etli etli napolyon kirazı, şansa bulursak frambuaz. Diyorum ya yaz genelde daha keyifli geçer. Meyvesiyle, güneşiyle, deniziyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yazın çoğunu İstanbul’da geçiriyorsanız adalara gitmeden olmaz. Sedef adası daha sakin olanlardan. Eski adıyla Port Sedef’e gidip hem denizin tadını çıkarıp hem de tadı damağıızda kalacak yemeklerle bir gün geçirebilirsiniz. Büyük, Kınalı ve Burgaz’ı da es geçmeyin. Splendid, Halki Palas gibi otellerde konaklayıp bir haftasonunu şehirde olup keşmekeşten uzak yaşayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserlerden hep bahsediyoruz ama hatırlatmakta fayda var. 8 Temmuz’da Bon Jovi, 5-6 Temmuz’da Elton John, hemen Temmuz başı Efes Pilsen One Love, akabinde Rock’n’Coke geliyor. Turkcell Kuruçeşme Arena’da yaz konserleri ise eğlenceli geçeceğe benziyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz çok hızlı geçecek haberiniz ola. Temmuz’a girdik bile. Eliniz çabuk tutun, yaz kaçmadan ufak özgürlükler yaşayın, kendiniz ödüllendirin, dinlenin, şehrin yorgunluğunu üzerinizden atmaya bakın, tabi kendinizi çok da kaybetmeden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın yaylalar çok keyifli olur. Tüm sıcaktan kaçıp hafif bir serinlik, yeşillik, doğayla kucaklaşma. Sorun soruşturun keyfinize göre bir yayla çıkar. Ben Abant’a bir uğrayacağım bu yaz. Siz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık hava mekanları da çok gözde yazın. Terasları keşfedebilirsiniz. Beyoğlu-Cihangir hattı teraslarına her gün yeni bir tane ekleniyor. Hem açık havada olmak hem de birbirinden farklı manzaralardan İstanbul’a bakmak çok keyifli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanatçı Haydar’ı kesin duymuşsunuzdur. Geçenlerde bir gurup arkadaş basketbol maçı sonrası Kocasinan’daki yerine gittik. Gecenin bir saatinde tonla kanat yedik. En son dört yıl önce gitmiştim ama artık galiba aylık listeme alacağım. Bir de künefesi var ki aman diyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyüp’te yeni bir kebapçıya gittim, Murat Kebap. Sadece gündüz açık, akşam servisi yok ama yediğiniz herşey bu kadar lezzetli olabilir mi? Oluyormuş. Fıstıklıdan, patlıcanlıya, terbiyeliden lahmacuna çok iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serinlemek için buzlu çayın yanısıra ayran da çok iyi bir alternatif olabiliyor. Ada’nın organik yoğurdu ile sodayı karıştırarak hatta içine bir dilim de salatalık koyup keyifle kendi ayranınızı yapabilirsiniz. Hafiften uyku getirse de o ferahlık için değer.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-6988041760060450974?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-temmuz-2011-july-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-2189691810365715822</guid><pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-16T23:20:20.685+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Haziran 2011 / June 2011</title><description>Festival mi dediniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz geldi festival sezonu başladı demiştik. Geçtiğimiz aylarda kendi seçimlerimden de bahsetmiştim. Burada olup bitenden haberdar oluyoruz ama yurtdışında neler var bir de  onlara bakalım. Macaristan’dan Sırbistan’a her köşe de heyecan verici festivaller var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Budapeşte’de Tuna nehri üzerinde ufak bir adada yapılan Sziget festivali her yıl çok güçlü bir sanatçı kadrosuyla Ağustos’ta gerçekleştiriliyor. Bu yıl da 10-15 Ağustos arası yapılacak olan festivalde Amy Winehouse’dan Gogol Bordello’ya, Pulp, Interpol ve Skunk Anansie’den Chemical Brothers’a uzanan bir liste var. World Music sahnesiyle de henüz keşfetme şansımız olmamış bazı grupları bir araya getirmişler. En hızlı ve kolay şekilde bilet ve seyahat ayarlamaları için szigetturkiye.com’u ziyaret edin, detayları oradan öğrenin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-10 Temmuz arasında Sırbistan’da Exit Festivali var. Pulp, Jamiroquai, Nick Cave, House of Pain gibi gruplar ana sahnede yer aırken dans sahnesinde ise Underworld, Groove Armada, Carl Craig ve DJ Sneak gibi festival gediklileri sınırları zorlayacak. Festival gediklileri derken aslında Groove Armada gibi müzikleri kadar sahneleri de çok etkileyici olan grupları takip etmekte fayda var. Bazen sadece hoparlörlerinizden gelen seslere göre yorumladığınız grupları sahnelerini seyredince algılarımız daha farklı çalışmaya, bütünlük içinde yorumlamaya başlıyorsunuz. Canlı dinlemek bir başka kısaca!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belçika’da geçmişi 1975’e uzanan kült festival Rock Werchter bu yıl 30 Haziran-3 Temmuz arası yapılıyor. Benzer gruplar burada da karşımızda. Chemical Brothers, the Hive ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ve severek dinlediğimiz James Blake festivalde ilk gün sahne alacaklar arasında. Diğer günlerde ise Kings of Leon, White Lies, Cold Play, müzikal tadımın gelişiminde büyük bir paya sahip olan Portishead, Kaiser Chiefs, Kasabian ve efsanevi Iron Maiden festivalcileri mutlu edecek isimler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka’daki Roskilde Festivali de takip edilmesi gerekenler arasında. Rock Werchter kadar eski olan festival de 30 Haziran-3 Temmuz arasında gerçekleşecek. 1971’den beri yapılan festivalin dönüm noktalarında Bob Marley (1978), Talking Heads (1979), U2 (1982), Metallica (1986) gibi çok önemli isimler var. 100’ün üzerinde sanatçı ile yapılacak olan festivalde yine benzer isimler karşımıza çıkıyor. Arctic Monkeys, Iron Maiden, Kings of Leon ve The Strokes festivalin ağır topları. Geçtiğimiz yıl Vesvese’nin Salı Sallanır partisinde çalan Nicolas Jaar’da festivalde. Nicolas Jaar’ın yeni albümü şiddetle tavsiye olunur bu arada. Elektronik müziğin altın çocuğu lakabını hak etmek için hünerlerini sergilemiş. Dikkat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Glastonbury – Festivallerin anasının babası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivallerin anasının babası olarak adlandırılabilecek Glastonbury’den bahsetmeden olmaz. Her yıl aylar önceden biletleri tükenen – ki yaklaşık 180 bin biletten bahsediyoruz – bu festival 22-26 Haziran arasında İngiltere’de. Güncel performans sanatları festivali olarak kendini tanımlayan Glastonbury’de sahne alacak sanatçılar arasında U2, Coldplay, Beyonce, Morrissey, Simon &amp; Garfunkel’in yaşlanmayan üyesi Paul Simon, Amerikan doğu yakası hip hopçularından Wu-Tang Clan, bu yıl neredeyse her önemli festivalin değişilmezi Chemical Brothers, Forget You ile radyoları sallayan Cee Lo Green, diskonun unutulmazlarından Kool &amp; The Gang, DJ Shadow ve Nicolas Jaar var. Dolu dolu ve herkese hitap eden bir sanatçı ordusu bu yıl Glasto’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha güneye gidersek Barselona’daki Sonar festivali dikkatimizi çekiyor. Müzik ve diğer sanatların bir araya geldiği festival bu yıl 16-18 Haziran arasında yapılıyor. RBMA workshopları, BBC Radio1, Ninja Tune gibi elektronik müziğin kalelerinin aktiviteleri festivali süsleyen parçalar. Underworld, Aphex Twin, Four Tet, Ryuichi Sakamoto gibi isimleri Seteve Reich, Nicolas Jaar, Ms. Dynamite, Bjorn Torske gibi sanatçılarla buluşturan festival kaçırılmayacak kadar özel. Hem Barselona’nın kendi dokusu da buna eklendiğinde çok keyifli bir seyahat ortaya çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreklilik ancak festivalleri haritaya ve takvime taşıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivalleri festival yapan aslında biraz da süreklilikleri. 30-40 yıldır aynı yerde benzer tarihlerde kendisini geliştirerek devam eden festivaller sanatçıların ve müzikseverlerin takviminde yer alabiliyor. İngiltere’deki Reading Festivali de neredeyse 40 yaşında. 26-28 Ağustos arası organize edilen festivalin listesinde de tanıdık pek çok isim mevcut. My Chemical Romancei Muse, Interpol, Pulp, Deftones, Jane’s Addiction, 2 Many DJs bunlardan bazıları. Almanya’da Nürburgring’de yapılan Rock am Ring de köklü festivaller arasında. 3-5 Haziran arası yapılacak olan festivalde bu yıl Kings of Leon,  Coldplay ve System of A Down headlinerlar. İskoçya’nın festivali T in the Park ise 8-10 Temmuz arasında yapılıyor. Onlar da biletlerin tamamını satmış durumda. Coldplay burada da karşımızda. Yanlarında ise Foo Fighters, Arctic Monkeys, The Strokes, Plan B, Swedish House Mafia, My Chemical Romance, yaşlı kurt Tom Jones gibi isimler var. Blondie ise festivalin sürprizleri arasında. Son olarak da Big Chill’den bahsetmek istiyorum. 4-7 Ağustos arası İngiltere’de yapılacak olan festivalin büyük ismi Kanye West. Neneh Cherry, Empire of the Sun gibi isimlerin de sahne alacağı festival çok eğlenceli geçecek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetleyecek olursak yaz festivallerinde sahne alan isimler çok benzer. Önemli olan sizin cebinize, takviminize ve kulağınıza uyacak olanı bulup, biraz erken araştırma yapıp hem bilet alabilip hem de ucuz ulaşım imkanlarını yakalayıp bir de oralarda nelere oluyor demeniz. Müzik ve eğlence dolu bir yaz bizi bekliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KISA KISA...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi ‘Ice Tea’nizi kendiniz yapın. Sabahtan demlediğiniz çayı istediğiniz bir kıvamda sürahiye koyun ve dışarıda bırakın. Soğuyunca içine buz, bir parça limon ve taze nane atın ve tadına doymayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turşu kışın yapılır ama yazın da keyif verir. Çukurcuma’ya inerken Asri Turşucuya uğrayıp benzersiz erik turşusunu tadın derim. Yaz akşamlarına farklı bir tad katabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim kurgu ve entrika sevenlere yeni dizi The Event tavsiyem. V, Fringe gibi dizileri sevdiyseniz The Event tam size göre demektir. Uzun yıllardır aramızda olan ‘yabancılar’ ve onlarla uğraşmaya çalışan ‘kahramanlar’ımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kite surf son zamanların en gözde yaz sporları arasında yer alıyor. Çeşme ve Gökova rüzgar itibarıyla en uygun yerler arasında. Rüzgar sezonu başladığına göre ve biraz da cesaretiniz ve ilginiz varsa tam zamanı. Kışın da isterseniz Norveç gibi soğuk diyarlarda Snow Kite deneyebilir ve buz üzerinde kontrolsüz hız denemelerinde bulunabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-2189691810365715822?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-haziran-2011-june-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-7505057638295054389</guid><pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-16T23:19:17.076+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Mayıs 2011 / May 2011</title><description>Teknoloji kurbanları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 yıl... dile kolay. Pek çok şey değişti İstanbul’da, gelişti, büyüdü, güzelleşti, çirkinleşti, kalabalıklaştı, metro açıldı, metrobüs geldi, olimpiyad stadı yapıldı, kongre vadisi ortaya çıktı, gök kafes dikildi, ataşehir ortaya çıktı, kurtköy şehir oldu, ikinci havalimanı inşa edildi, istiklal caddesi 47 kere yeniden düzenlendi, 109 yeni avm açıldı, ikea geldi, 12-16 milyon arası olduk, bir sürü yer açıldı, onların bir kısmı kapandı yerine yeni yerler açıldı, bekardım evlendim, plaktan cdye geçtik, iki radyo açtık, başkaları 64 radyo açtı, cd walkmenden ipodlara geçtik, tuğlalardan multi-tap ekranlı telefonlara geldik… Yazdıklarımın çoğu bir şehrin hele İstanbul gibi bir metropolün hayatındaki normal gelişmeler olarak anlaşılabilir. Son bölümdekiler benim aslında üzerine yazmak istediğim: teknoloji ve benim hayatımı nasıl değiştirdiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Walkman’im olduğunda çok küçüktüm. 8 yaşındaydım 1981’de babam bana ve ablama Walkman getirdiğinde. O sevimsiz ve rahatsız kulaklıklarını takar kaset dinlerdik. Müziğimiz nereye gitsek yanımızdaydı. İki yıl sonra ilk kişisel bilgisayarım olan Sinclair ZX Spectrum hayatıma girdi. 16 KB hafızasına yine kasetlerle yüklediğimiz programları çalıştırıp Basic ile renkli yuvarlakları siyah ekrana çizdiğimizde sevindiğimiz dönemler. Amiga, Atari sonra x86 Intel PCler girdi hayatımıza. İlk CD playerımı fiyatı alınabilir düzeye geldiğinde 1989 yılında almıştım. O zaman hala Betamax mı VHS mi tartışılıyordu, video kasetlerde filmler kiralanıyordu. Teknolojiye ısınmaya, meraklanmaya, yakalamaya çalışmaya başladığım zamanlar. Okumaya yurtdışına gittiğimde ilk CD Walkman’imi aldım. Surround sistemler, DVD öncesi LaserDiscler yeni çıkmıştı. Hala CDye kayıt yapamıyorduk ama DAT kasetler vardı dijital kayıt yapan. İlk cep telefonumu da orada aldım, katlanıp açılan FlipFonelardan bir tane. Çok havalıydık. Yanımızda iki büyük tuğla taşıyıp telefonla konuşup müzik dinleyebilenlerdendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emailin yoksa adam değildin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991’de ilk defa email ile tanıştım. Siyah bir ekranda beyaz pixellerden ilk mailimi attım. Ancak okuldaki arkadaşlarıma. Bir yıl sonra diğer okullardaki arkadaşlarımla da yazışabiliyordum. Netscape Navigator çıkana kadar resimsiz, grafiksiz ve yine siyah beyaz bir internet ile tanıştım. 1994’de hayat renklendi hatta ilk renkli ekranlı laptopumu aldım. Arkadan projeksiyonlu televizyonda Dünya Kupası keyfi tüplüden farklıydı. İnternet daha da renklendi ve ekran karşısında uzun zamanlar geçrmeye başladık. Hem teknolojinin heyecanı hem de tabi bağlantı hızları bu süreleri uzun kılıyordu. Girecek, bakacak, öğrenecek çok şey vardı. Kendimi bu kadar öğrenmeye aç bir o kadar da bilgisiz hissettiğimi hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’nin başıydı Superonline internet paketlerini satmaya başladığında. Yine 14k analog modem bağlantısı ile bağlanıyorduk. Bağlantı sesi, bekleme, ekranda beliren uyarılar hafızamın derinliklerinde. Email hesabın yoksa adam değildin. Teknoloji konuşmaya, ciddi ciddi kovalamaya başlamıştık. En yeni işlemciler, grafik kartları, yüksek bellekler, taşınabilir diskler, ses kartları ve en önemlisi CD yazıcı! Aynı dönem cep telefonlarının yaygınlaşma dönemiydi. Cebin yoksa da adam olamıyordun ya neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalleşmek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi geriye bakınca çok komik geliyor aslında. Sosyal hayatımızda bir yer ve saat belirlerdik ve herkes o saatte oraya gelirdi. Herhangi bir bahane, son dakika iptali falan olmadan. Daha netti hayat, şimdiki kadar acabaları, soru işaretleri olmadan. Düşünsenize bugün sevdiğimiz cebini açmadığında başına birşey mi geldi diye düşünüyoruz. Ne kadar kanıksadık ve hayatımıza dahil ettik teknolojiyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internet’in getirdiği imkanlar sonsuzdu. En azından rüyasını gördüğünüz şeyleri satabildiğiniz bir ekonomi oluşturmaya yetti. Yep yeni iş alanları, olanaklar, tanımadığınız ve 10 bin kilometre uzaktaki insanlara anında sipariş verip dört gün içinde ürünü teslim alabildiğiniz bir yapı ortaya çıktı. Telekom sektörü körükledi, teknoloji şirketleri yetişti, devletler kendini dönüştürdü, bizlerin hayatı kolaylaştı. Yemeksepeti çıkmadan önce üç sayfalık bir kalaogdan farklı restoranların menülerini sunan ve eve getiren bir servis vardı. Ömrü çok uzun sürmedi ama yemeksepeti büyüdü, çoğaldı ve vazgeçilmez oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek kanallı siyah beyazdan, Trinitron renkliye, oradan plazmaya sonra lede giderken artık dünyanın herhangi bir yerindeki kanalı hatta festivali canlı full stereo ve HD olarak seyredebildiğim bir dünya var hayatımda. Medyanın bana sundukları yetmediğinde arkadaşlarımın veya hiç tanımadığım insanların çektiği videoları seyredebiliyorum. Haber kanallarının görüntüleriyle yetinmeyip bir de orada cep telefonlarıyla çekim yapmış olanların videolarını seyredebiliyorum. Hayatımın bir kısmını anlık olarak arkadaşlarımla veya seçersem dünyayla paylaşıyorum. Mahremiyet kavramım değişti. Sizinki de!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncelle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde bir dostumla teknolojinin hayatımızı bu kadar kolaylaştırmasına rağmen bir gün yani 24 saatin yetmemesinden bahsediyorduk. Çok doğru bir tesbitte bulundu, eskiden bu kadar uyarıcı yoktu. Cep telefonu yok, bilgisayar yok, internet yok, elimizde telex, daktilo ve çevirmeli sabit bir telefon var. Sekiz saatlik bir iş günü, beş günlük bir çalışma haftası ve bugüne göre çok daha az çalışan insan ile işler yürürken bugün hep eksik kaldığımızı hissediyoruz. Hep yakalamamız gereken bir şeyler var. Takip etmemiz, güncellememiz, belirtmemiz, yazmamızi cevap vermemiz, okumamız, izlememiz, duymamız, paylaşmamız gereken milyonlarca veri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce yonja sonra facebook bizlerin aslında ne kadar yakın ama aynı zamanda ne kadar uzak olduğumuzun göstergesi oldu. Eski dostları facebookta bulduk, tanımadıklarımızla sanal arkadaşlıklarımız oldu. Tanışıp evlenenler kadar kaçamağı yakalayıp boşananlar oldu. Doğum günlerini ekrandan herkese beyan ederek kutlar olduk hatta aynı ekrandan dürttük birbirimizi. Akıllı cep telefonları ile sanalı da yanımızda taşır hale geldik. O kadar ki kırmızı ışık yanınca elim telefona gider, yanmazsa acaba bozuk mu diye bakar hale geldik. Önce resim sonra video çeker, onu vimeo veya youtubea yükler, hem facebooktan hem de twitterdan paylaşmazsak fenalaşır olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yaptığımızı, nereye gittiğimizi, kiminle olduğumuzu, ne yediğimizi paylaşıp herkesi röntgenciliğe davet ettik ve biz de röntgenci hale geldik. En azından ben böyle hissediyorum. Dayanamıyor bakıyorum, tüm kanallardan gelen bilgileri büyük bir iştahla tüketiyorum. Sonuçta yetişemiyor hissine kapılıp bazen kendimi kötü hissediyorum. İşim, sosyal hayatım, kültürel ihtiyaçlarım ve hep bağlantıda kalma isteğim, gün yetmiyor. Neyse ki hepsini yanımda taşıyabiliyorum. Müziğim, telefonum, internetim, sosyal ağlarım hep benimle. İki telefonlu canavarlardan biriyim, Iphone ve Blackberry kurbanlarından. Son zamanlarda etrafta benden bir ürü görür oldum neyse ki (iyi bir şey olduğunu düşünerek) Yemeğe gidiyorum, masada dört kişi hepsi tweetliyor. Yolda yürüyorum kimi müzik değiştiriyor, kimi text yazıyor, kimi fotoğraf çekip tumblera yüklüyor, bir diğeri adres ve tarifini bakıyor. Bağlıyız, bağlantıdayız, bağımlıyız. Yetmedi, bir takım akıllı tablet bilgisayarları kimileri gerçekten ihtiyaçlarını karşıladığından diğerleri ise ‘cool’ olduğundan hayatına soktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojiden vazgeçme niyetinde değilim şahsen. Hayatıma kattığı, hayatımı kolaylaştırdığı çok şey var. Özellikle son onbeş yıldır geldiğimiz nokta inanılmaz. Bundan sonrasının da daha hızlı ve heyecan verici şekilde gelişerek devam edeceği kesin. Haklı olarak diyebilirsiniz ki ‘iyi de bunun dergiyle ne alakası var’ 15nci yılını dolduran bu dergi bütün bu değişime tanık oldu, gelişti, sizin ve benim gibi teknoloji delilerine şehrin en güzel yerlerini, en yeni tatlarını, en tatlı dokularını taşıdı. Bilgiye bu kadar kolay ulaşabildiğimiz bir dönemde, eş-dost önerisinden öte ‘sanal arkadaşlarımızın’ önerilerinin, değerlendirmelerinin her yerde karşımıza çıkmasına rağmen bizi heyecanlandırdı, şaşırttı, hayatımızı renklendirdi. Renklendirmeye de devam ediyor. Değişen dünyamızda yanımızda olan İstanbul Life ile nice mutlu yıllara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmi Koç Müzesi’nde ay sonuna kadar ziyaret edebileceğiniz Görinmez Müzisyenler sergisi var. 80 tane mekanik müzik kutusu Belçikalı vakıf Automatia Musica Foundation’dan gelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SALT’ın ilk binası, İstiklal Caddesi üzerinde eski Platform binası, açıldı. Hüseyin Alptekin’in Ben Bir Stüdyo Sanatçısı Değilim adlı sergisini görebilir, gitmişken de bu muhteşem mekanı dolaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rampa’daki son zamanlarda adını çok duyduğumuz ve sevdiğimiz Nilbar Güreş’in sergisini kesinlikle görmeniz lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs ayında spor sezonlarının sonuna geliyor olacağız. Futbol, Basketbol, Şampiyonlar Ligi derken heyecan dorukta olacak. Sezonun bitmesi yazın da gelmesi demek. Çifte heyecan bizi bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festival ve konser sezonu geliyor demiştik. Açıklanan sanatçılar ve tarihlere göre plan yapmak, biletleri almak gerek artık. Dinlemek istediğim onlarca sanatçı geleceği için taksitli seçenekleri değerlendirmeye başladım bile. The Cinematic Orchestra, The Charlatans, Roxette, Hooverphonic Mayıs ayında buralarda. Daha önce bahsettiğim Antalya Sunsplash Festival’i çok iyi bir yaza merhaba imkanı sunuyor. Hem müzik hem de deniz ve güneş ile birlikte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir varlığından haberdar olup alamadığım İstanbul Arka Sokak Lezzetleri kitabını nihayet ele geçirdim. Şimdi ufaktan şehir turu yapıp bilmediklerimi gezme, yeni lezzetleri keşfetme planım var. Tavsiye olunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk müziğinde yeni tatların peşindeyseniz Kabus Kerim ismini googlelayın lütfen. Nürburg Film Festivali’nde çaldığı setini tekrar tekrar dinlemek isteyeceksiniz. 90ların unutulmaz hip hop ekibi Karakan’dan bugüne müziğin derinliklerine girip bizi şaşırtmaya, mutlu etmeye devam ediyor Kerim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-7505057638295054389?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-mays-2011-may-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-2162226342311282917</guid><pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:16:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-16T23:17:48.012+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Nisan 2011 / April 2011</title><description>Baharda İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar artık geldi gibi. Her ne kadar cemrelerin düşmesine rağmen hava tam kendini bulamadıysa da doğada bir hareketlenme var. O hareketi hayatımıza da katıp dışarıda vakit geçirmenin zamanı. Vapura atlayıp boğazın güzel kokusunu içinize çekerek güneş altında adalara bir yolculuk veya kavaklara… Adalarda ufak turlar ve yazın ritmine bizi hazırlayacak yürüyüşlere çıkmak için tam zamanı. Yine vapurla gidebileceğiniz kavaklarda sezon bitmeden balık keyfi yapabilirsiniz. Eğer daha fazla vakit ayırabilirseniz Kaz Dağları’na Biga’ya gidip hem yürüyüş yapabilir hem de lokal yetişen meyve ve sebzelerin keyfini çıkarabilirsiniz. Meşe, Gürgen, Kestane ve Karaçam ağaçlarının kokusuyla kendinizi doğaya bırakıp bahar yorgunluğunu üstünüzden atabilir, Sarıkız efsanesini öğrenebilirsiniz. Avşa, Mürefte, Şile, Assos gibi yakın ama uzak beldelere de gidebilir ve yaza hazırlık yapabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar sadece fiziksel duyuları değil aynı zamanda duygusal ihtiyaçlarımızı da harekete geçirir. Alış veriş yapmak mesela bunlardan en belirginidir bence. Kendimizi kötü hissettiğimizde de iyi hissettiğimizde de ödüllendirmenin bir yoludur çünkü. Aylardır planlanan ve heyecanla beklenen İstanbul Shopping Festival geldi çattı. Asıl amacı Dubai’de olduğu gibi turist getirmek ve alış veriş turizmini başlatmak olsa da bizler için bulunulmaz bir fırsat. Ne de olsa indirim pasaport sormuyor. Çok ciddi indirim ve taksit olanaklarıyla yüzlerce marka kendimizi ödüllendirmemiz için bizi bekliyor. Kişi başına düşen AVM sayısına bakarsak biz Türkler alış verişe çok iştahlıyız. Küçük bir de sır paylaşayım, yerli moda tasarımcılarının ve dükkanların olduğu Galata’da da bazı aktiviteler planlanıyor. Radarlarınız açık olsun! Fırsatlar her yerde… Baharla beraber gelen bir de mezuniyet ve düğünler var. Shopping Fest bu gibi organizasyonlara hazırlanmak için mükemmel imkanlar sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dublörün Dilemması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyalı yaklaşık yedi yıl oldu ama hala nerede bulsam iki-üç kopya satın alıp eşe dosta hediye ediyorum. Murat Menteş’in akıl almaz bir bilgi birikimi ve yaratıcılığının eseri olan Dublörün Dilemması kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Tarantino okusaydı kesin bir senaryoya dönüşüp filmi çekilirdi. Kahramanımız Nuh Tufan’ın Dilara Dilemma’yı bulmak için çabası, Ferruh Ferman, İbrahim Kurban, Rezzan Baltazar karakterleriyle süslü bir roman. Normalde pek roman okumayan beni kelimelerinin seçimi, Gustave Flaubert’den Rıza Silahlıpoda’ya referansları ile hem geçmiş yıllara hem de bu yazarın hayal gücünün derinliklerine götürdü. İlk sayfada da Cüneyt Arkın’ın 1964 yapımı Sıkı Dur Geliyorum filminden bir replik…’Canımın içi, böyle şeyler ancak romanlarda olur’ Gerisini siz tahmin edin ya da okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal gücünden bahsetmişken televizyon dizilerinden bahsetmeden olmaz. İnsan beyni çok mantıklı eşleşmeler yapabildiği kadar çok anlamsız gelen kurgulamalar da yapabiliyor. ‘Haydi canım!’ dediğimiz pek çok şey romanlardan radyo tiyatrolarına, dizilere, filmlere kadar üretiliyor ve bir gün karşımıza gerçek olarak çıkıyor. Jules Verne eğer Kaptan Nemo’yu hayal etmeseydi belki bugün denizaltı olmayacaktı. Diziler ve filmler bizim hayal gücümüzü zorlamaya fayda sağlıyor. Biraz ‘fuzzy’ yani ‘saçaklı’ düşünmeye yönlendiriyor bizi. Yeni versiyonlarıyla karşımıza gelen V (Visitors), Lost ve Alias’ın yaratıcısı J.J. Abrams’ın Fringe’i, Seth Mc Farlane’in American Dad ve Family Guy’ı, NBC televizyonunun neredeyse benimle yaşıt cumartesi gecesi programının yarattığı son harika Tina Fey’in 30 Rock’ı hem eğlendiriyor hem de hayal gücünün, zekanın nasıl işlenebildiğini gösteriyor. Son zamanlarda en keyif aldığım dizilerden biri ‘Shameless’. Fargo filminin unutulmaz oyuncusu William H Macy’nin başrolde olduğu dizi hayal gücümü çok zorlamasa da zihnimi rahatlatıp yeni şeyler hayal edebilmem için yer açmamı sağlıyor. Heyecanla Boardwalk Empire ve True Blood’ın yeni sezonlarını bekliyoruz şimdi. Aman televizyon başına kitlenmeyin şimdi, hep söylediğim gibi dışarı! Dengeyi korumak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılı medya da hayal güücmüz için bir besin kaynağı. Wired, Fast Company, Wallpaper’ın efsanevi yaratıcısı Tyler Brule’nin ansiklopedik bilgi kaynağı Monocle gibi dergiler bize nelerin geldiğini, hangi hayallerin gerçek olduğunu anlatıyor. Bir nev’i ilham kaynağı. Bir dostum bir keresinde yapabileceklerimin sadece ve sadece hayal gücümle sınırlı olduğunu söylemişti. Siz ne yapıyorsunuz? Besliyor musunuz hayal gücünüzü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik gerçekten de ruhun gıdası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar beslenmeden ruhu ayrı tutmak olmaz. Herkesin popüleri yaşadığı günlerde farklı bir şeylerin kaşfine çıkın. Daha önce duymadığınız grupların, sanatçıların peşinde koşup kendinizi bilinmeyene bırakın. Korkmayın liman hep yanınızda, en fazla beğenmezsiniz. Ama hoşunuza gidecek yeni şeyler bulma şansınız çok yüksek. Klasik müzik, caz, elektronik, rock, deneysel ne ararsanız var bu şehirde. Mesela 7 Nisan’da Manchester’dan The Revenge var Otto’da. Evita müzikali, efsanevi flüt ustası Ian Anderson, Grammy ödüllü Maroon 5, cazın ustalarından Chick Corea, Berlin Flarmoni Orkestrası bu aralar şehirden geçeceklerden sadece bazıları. Araştırıp bakmakta, etrafa sormakta, merak gidermekte fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı bir tat arayanlar için ise özellikle Sütlüce’de meşhur Uykuluk tavsiye edilir. Sadrazam Mahmut’ta veya Karaköy’de Lokanta Maya’da deneyin derim. Sakatat sevmeyenler bile alacakları tat ile önyargılarını kırabilirler. Yemek programlarını hep ilgiyle takip etmişimdir. Emeril Legasse, Anthony Bourdain, Mario Batali gibi ustaları seyretmek ve onlardan öğrenebilmek güzel bir lüks. Yarışmalara ise pek ilgi göstermemiştim. Reality Show’lardan çok haz almasam da Top Chef adlı yemek yarışma programını kaçırmadan seyrediyorum. Hem yeni tarifler, yeni yöntemler hem de aşçılığın zorluklarını görebiliyorum. Yemekle ilgili hayal gücümü zorlayabiliyor. Gerek kullanılan malzemeler ve kombinasyonlar gerekse yarışmanın kendisi çok heyecanlı. Yakaldığınız anda oturun karşısına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhumuzun beslenmesi, arınması, yenilenmesi lazım. Tıpkı doğa gibi. Dünyada bu kadar huzursuzluk, kavga, gürültü varken ruhunuzu ve bedeninizi zinde tutmanızda fayda var. Araştırmaktan, denemekten, tatmaktan, ürkmekten, heyecanlanmaktan çekinmeyin. Arada bir rüzgara bırakın bazen de rüzgarı kullanın ve keşfedin. İstanbul muhteşem bir şehir ve size gerçekten sunduğu tonla imkan var. Haydi!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-2162226342311282917?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-nisan-2011-april-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-3938231894084320603</guid><pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-16T23:16:20.705+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Mart 2011 / March 2011</title><description>Bazen aklımıza bir fikir gelir uygularız, bazen ise vakit, imkan gibi bahanelerle erteleriz, bazen tamamen unuturuz. Düşündüklerini, istediklerini bahanelere sığınmadan uygulayabilen şanslı arkadaşlarımızdan bir kısmı tam 40 gün sürecek olan Latin Amerika gezisine çıktı. “İyi yemek, iyi müzik” mottosuyla yollara dökülen ekip Otto’culardan başkası değil. 13 Şubat’ta Brezilya’ya uçan ekip Brezilya’dan sonra Uruguay’a geçip Arjantin’de yolculuklarını bitirecekler. Gezginler gibi dolaşıp yanlarında götürdükleri mobil mutfak ve müzik sistemiyle istedikleri yerde konaklayıp yemeklerini ve müziklerini paylaşıyor, yerel insanlarla keyif yapıyorlar. Kimi zaman ise bir evin veya bir restoranın kapısını çalıp tanrı misafiriyiz diyorlar. Yaşadıklarını bloglarında (ottomobilblog.com) yazıyor, çektikleri videoları paylaşıyorlar. Öyle veya böyle bu işi yapmaya karar vermişlerken bir sponsor da ortaya çıkıp bu işe destek veriyor. Aksiyon alabilmek, harekete geçebilmek önemli olan. İsterseniz bu yolculuğun herhangi bir noktasında yanınıza çadırınızı alıp siz de ekibe katılabilir ve sıradışı bir yolculuğun parçası olabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tophane, Galata, Galatasaray üçgeninde pek çok sanat galerisi var. Bir cumartesi günü sabahtan akşama keyifli bir yürüyüş ile sayıları ona yaklaşan bu mekanları gezme imkanınız var. Outlet, Rodeo, Galerist ve tabi İstanbul Modern bunlardan bir kısmı. Vakit kalırsa Beyoğlu tarafına geçip Arter’e, Pera’ya veya Beşiktaş’ta Rampa’ya da uğrama şansınız olabilir. Gezmek demişken, İstanbul’un dört bir yanında önünden her gün geçtiğimiz ama dönüp bakma ve takdir etme zahmetinde bulunmadığımız eserler ve muhtemelen en son lise turlarıyla ziyaret ettiğimiz ve varlığını pek umursamadığımız müzelerimiz, saraylarımız, kasırlarımız var. Son iki ayda önce Haydarpaşa Garı son olarak da Beyazıt Camii Hünkar Kasrı yangınları bu yapıtların çok hassas ve zamana çok dayanıklı olmadığını hatırlatıyor bize. İstanbul’u yeniden keşfetmenin zamanı olabilir, müzelerimizi, saraylarımızı belki de son bir defa ziyaret edip bu şehrin tarihini içimize çekme imkanınızı elden kaçırmayın. Elif Key’in yazdığı gibi sığırcıkları dinleyerek yolunuzu bulabilir, başınızı kaldırıp şehrin farklı renklerini görebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki yıldır Fatih’teki Sur Kebap’a gitmek istiyordum. Bahane üstüne bahane kalkıp gidemedim. Geçenlerde arkadaşlarımız Cumartesi öğleden sonra yemek programı yapıyorlardı ve seçeneklerden biri de Sur Kebap’dı. Herşeyi kenara bırakıp ‘haydi’ dedim. İyi ki de demişim çünkü şehrin hiç bilmediğim bir yerinde Buryan ve Kuyu Kebabı yedik. Sini içerisinde et, tavuk, pilav, domates ve acının her türlüsünün buluştuğu sunumu, ezmesinin tatlı, ekşi ve acı bileşimi ve Diyarbakır usulü tas içinden kaşıkla içilen bol köpüklü ayranı çok güzel. Gitmesi kolay olan bir yer derseniz İstinye Park’taki Günaydın Stake House’ta ‘lokum’ yemeye uğrayabilirsiniz. Az pişmiş, incecik ve ağzınızda dağilan bu et çok lezzetli. Tabi gitmişken belki arada bir T-Bone veya dana pirzola hatta iki tane de rezeneli sosis de ısmarlanabilir. Sonrasında ise bol fıstıklı bir katmerle ziyafeti bitirebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde dört yıl aradan sonra bir haftasonu Amsterdam’a gittik. Havanın buz gibi olmasına aldırış etmeden sokaklarını turladık, lezzet avına çıktık ve gece kulüplerini gezdik. İşte size notlar… Yemek için eski yeni bir liste çıkardık, tavsiyeleri aldık, yorumları okuduk ve cuma akşamı için Le Garage’a gitmeye karar verdik. Değişik tat kombinasyonları ile klasikleri modernleştiren bir menuye sahip restoranda istiridyeler, stake tartar ve şarap menüsü çok iyi. Bizim gittiğimiz haftasonu Amsterdam Moda Haftası’nın sonuna denk geldiği için şehir şenlikli ve iyi partilerle doluydu. Çok fazla seçenek olduğu için yine tavsiyelere uyarak kararımızı verdik ve eğlenmek için Jimmy Woo’ya gittik. İki katlı mekanın giriş katında locaların olduğu, daha aydınlık bir yerleşim var. Moda haftası sebebiyle herkes giyinmiş, kuşanmış ve partilemeye hazırdı. Alt katta ise bütün tavanı kaplayan silme ampüllerden oluşan bir ışık sistemine sahip kulüp bölümü var. Cumartesi akşamı ise daha yeni açılan Lion Noir isimli restorana gittik. Doldurulmuş tavus kuşu, inşaat demirinden yapılmış yılan heykeli ve onlarca tablodan oluşan süslemeleri, kendinizi evinizde hissetiren oturma düzeni ve fonda çalan müzikle sizi içine alan mekanın yemekleri de çok iyi. Sonrasında ise Club NL’e geçtik. Pazar sabahı Café American’daki açık büfe brunch’ı kaçırmayın derim. Gitmeden önce siz de araştırın soruşturun ve ona göre planınızı yapın. Her kulüp her akşam iyi olmayabiliyor. Bu arada fark ettim ki bizim DJlerimiz orada ilah olurlar. İstanbul’da çok kaliteli müzik çalınıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyehat öncesi duty freeden alışveriş de yaptık. Johnny Walker Double Black ile tanışma şansım oldu. Ada maltlarının kendilerine has isli kokusunu ve tadını sevenler için şaşırtıcı bir harman viski. Lagavulin, Laphroaig, Caol Ila gibi single maltların isli notalarını harman bir viskide bulabileceğimi düşünmemiştim. İçimi çok rahat ve keyifli. Benim gibi harman viski sevmeyenler için bile etkileyici bir karışım. Dönüşte de Hendrick’s marka bir cin aldık. Çok zamandır adının duyduğum ama içme fırsatım olmadığı için hemen kaptık. İncecik salatalık dilimleri, iki dilim limon ve tonik ile 70’lerin klasiği cin-tonik keyfi Hendrick’s ile bir farklı oluyormuş.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa Kısa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyoğlu Zübeyir’de kaburga, Fatih Sur Kebap’da ezme ve kuyu kebabı, Sabahattin’de lakerda ve Sabahattin salata, Cipriani’de ragu ve merengue, Gina’da tortellini alla casa, Delicatessen’de eggs benedict, Mania’da bruschetta, La Duree’den macaron, Bottega’da camambertli ravioli, 29’da ilik ve köfte, Cerciş Murat Paşa’da kaburga içinde sarmısaklı yaprak sarması, bi’buçuk’ta kanat, Öz Konyalı’da etli ekmek… dedim ya, şehri dolu dolu yaşamak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyo programlarında yeni bir soluk arıyorsanız Dinamo 103.8’in bayan programcılarını kaçırmayın. Cumartesi saat 13’te Bisous Belle ile Sweet’n Lowdown, pazar 20’de Ahu ile Avant-Garde, 22’de Hev ile The Patchwork, 23’de Aslı Arduman ile The Crustacean sizlerle. Bu hanımlar işi biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar geliyor, festival mevsimi yaklaşıyor. Aldığımız duyumlara göre konser takvimi çok sağlam isimlerle dolacak, Rock’n’Coke bu yıl düzenlenecek ve hareketli bir yaz geçecek. Şimdiden hazırlanmaya ve biletleri takip etmeye başlamak lazım. Her yıl güçlenen kadrosuyla Sunsplash festivali Mayıs ayında Antalya’da yazın başlangıcını yapıyor. Bir göz atmakta fayda var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yıl ev partilerinin moda olduğuna dair haberler çıkar. İşin aslı, ev partileri her zaman popülerdir ve her zaman modadır. Kendi bildiğiniz yerde, istediğiniz arkadaşlarınızla, kendi müziğinizle eğlenmekten daha güzel başka birşey olabilir mi? Bu yıl da diğerlerinden farklı değil. Bazen dışarı çıkmak kadar evde partilemek de çok keyifli olabiliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-3938231894084320603?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-mart-2011-march-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-2600859725698192955</guid><pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:13:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-16T23:16:34.807+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Şubat 2011 / February 2011</title><description>Kış geldi mi gelmedi mi pek anlayamadık ama bildiğimiz şu ki Şubat Mart dedin mi kalkan mevsimi başlamış demektir. Yıllarca kalkan balığını evlerde ve restorantlarda tava olarak yedik. Ta ki bir gün bir efsane şeklinde Kahraman’ın adını ve methini duyana kadar. Kendi geliştirdiği bir ızgara (alışıla gelmişin dışında, delikli) ile kalkanın her boyunu tam parça kesmeden pişirebiliyor. Pek çok defa duygduğunuzdan eminim ama mevsimi gelince hatırlatmadan olmaz dedim. Rumeli Kavağı’nda sıra sıra masaların, duvarlarında pek çok sanatçı, devlet ve iş adamlarının Kahraman ile çektirdiği fotoğrafların olduğu Kahraman’da benim tavsiyem fazla oyalanmadan kendi yetiştirdiği domates, biber ve soğan ile yaptığı salata, kendi pişirdiği sıcacık ekmek ve ızgara bütün kalkan yiyin. Tam zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yılın son günlerinde Beyoğlunda yepyeni bir mekan açıldı, LUX. Uzun yıllar pekçok mekan ve oluşumla gece hayatına yön veren isimlerin biraraya gelmesiyle ortaya çıkan LUX eğlenceye bakışı, müziği ve atmosferi ile farkını ortaya koymaya başladı bile. Suriye Pasajının tarihi dokusu ile bütünleşen mekan haftanın altı günü açık ve özellikle Cumartesi akşamları farklı etkinliklerle misafirlerini ağırlamaya hazır. Gündüz üst katta yemek, alt katta lounge/bar, akşam ise ‘posh’ bir gece kulübü, ihityaca göre ‘LUX’leyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anthony Bourdain adındaki çılgın aşçı, gezgin, yazar, deli adam iki yıl önce bizde de yayınlanan ‘No Rezervations’ adlı dünyanın çeşitli şehirlerini gezip özellikle sokak veya tarihe bağlı yemekleri yediği ve tanıttığı programının çekimleri için İstanbul’a da gelmişti. Kitchen Confidential adlı kitabında mutfak yönetmenin püf(!) noktalarını yazıp ünlü aşçılardan çeşitli tepkiler alan bu çılgın adam programın İstanbul bölümünde bizlere de şehrimiz ile ilgili yeni birşeyler öğretmeyi becerdi. Programa konuk olan Asitane Restaurant’ın sahibi Batur Durmay eşimi, sonra da eşim beni Dürümzade’ye, İstanbul’un en iyi dürümcülerinden birine götürdü. Beyoğlu balık pazarının arka çıkışından Tarlabaşı’na doğru giderken hemen sağ kolda köşede göreceğiniz Dürümzade’de ister Urfa ister Adana yiyin ama soğansız yemeğin. Çıtır çıtır lavaş içerisine sarılan dürümler hafif ve yediren cinsten. Eğer sakatat merakınız varsa, köşedeki sakatatçıdan istediklerinizi alıp sabahtan hazırlanması için bırakıp sonra size özel hazırlanacak dürümünüzü yemeğe de gidebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asitane demişken biraz bilgi vermeden olmaz. 20 yıldır Kariye Müzesi’nin hemen yanında hizmet veren ve unutulmuş Osmanlı dönemi yemeklerini ve yemek kültürünü hatırlatmak ve tekrar canlandırmak misyonu ile yoluna devam eden Asitane’ye şimdiye kadar gitmediyseniz çok şey kaçırdığınızı bilin. ‘Osmanlı Saray Mutfağı yoktur’ tartışmalarının ortaya çıktığı geçtiğimiz günlerde Batur ile biraraya geldik ve aslında tüm reçetelerin ta 1400lü yıllardan geldiğini öğrendik. Her imparatorluğun saraylarında olduğu gibi Osmanlı’da da saray davetleri, sarayda yaşayan, çalışan, koruyanların yemekleri için çok ciddi bir ekip çalışmış. İmparatorluk topraklarında yetişen, üreyen, avlanan her türlü sebze, meyve, ot, balık, av hayvanı Padişahların ağız tadı ve Osmanlı pişirme tekniklerine (ki bunlar genelde çok aşamalı yani alengirli yöntemler) göre hazırlanıp menünün yani mutfağın bir parçası haline gelmişler. Kanuni’nin şehzadeleri için 1539’da hazırlattığı ziyafet yemeklerinden 3. Murad’ın 1582 yılında 52 gün ve gece süren ziyafetine, 3. Ahmed’in 1720’deki şenliklerine kadar çeşitli kaynaklardan elde edilen menüler sonrasında reçeteler ile buluşarak bugün bizlerin tadabileceği ve geçmişimize damak üzerinden bir yolculuk yapabileceğimiz Asitane’nin menüsüne girmiş bulunuyor. Kesinlikle gidilmeli ve 1539’dan kalma tarifle yapılan pekmezli ayva dolması ile gerdaniyye tadılmalı. Ayrıca şerbetler, şıralar ve turşular da sizleri bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KISA KISA...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır eski parçalardan günümüze uygun remixler yapılır. Bir de ayrıca pek çok parçanın radyo için veya farklı kullanımları için edit’leri yapılır. Kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte son zamanlarda artık evinizde bir bilgisayar yardımıyla siz de sevdiğiniz parçaların editlerini yapabilirsiniz. Tabi bu işi bilenler yani müzik ile uğraşanlardan önce bazı bilgileri almakta fayda var. Benim bu ara en keyif aldığım editciler arasında The Revenge, Yam Who, Kompleks, Catz’n’Dogz gibi isimler var. Türkiye’de de gerek Barış Manço, Erkin Koray, Özdemir Erdoğan’ın eski Türkçe parçalarına gerekse de Boney M, Geraldine Hunt, The Fatback Band gibi grupların eski disco/soul parçalarına editler yapan Tutan, Barış K ve FOC Edits gibi sanatçılar var. Bu parçaları Mini Müzikhol, Küçük Otto, Lokal ve 11:11 gibi mekanlarda ve tabi ki Dinamo 103.8’de dinleyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internetin yaygınlaşmasıyla birlikte müziğe erişim çok arttı. Artık neredeyse istediğimiz yerden google veya benzeri arama motorları veya Last.fm, Grooveshark ve Soundcloud gibi siteler sayesinde çok ciddi miktarda müziğe ulaşabiliyoruz. Bu aralar en çok dadandığım ve gerçekten hergün yeni birşeyler bulup aynı zamanda takip ettiğim DJlerin setlerine ulaşabildiğim soundcloud.com. Eminim sizin kulağınıza uygun, ruhunuzu besleyecek birşeyler siz de bulacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiramisu bugün hemen hemen her yerde kolayca bulabileceğiniz ve yiyebileceğiniz bir tatlı. Ancak her yemekte olduğu gibi onun da iyisi kötüsü var. Mascarpone peyniri, espresso, biraz likör ve kedi dilinin muhteşem buluşması olarak tarif edilebilen bu tatlının bana göre bizdeki en iyi versiyonu Mama’da. Rumeli Hisarı’nda ve Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi’nde bulabileceğiniz Mama’da tiramisu yemeden kalkmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yolunuz düşerse veya şimdi sayacaklarımdan herhangi birini seviyorsanız Mısır Çarşısı’ında uğramanız gereken yerler... Lakerda sevenler için Taze Balık, Mısır Çarşısı’nın ana girişini karşınıza aldığınızda sağ tarafınızda kalan ince uzun sokak üzerinde. Aynı sokağın devamında Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den taze çekilmiş kahve ve onun hemen karşısındaki köşede duran ve bir büfeden daha küçük bir dükkanda Batı Trakyalıların sattığı eski kaşar. Çarşı’nın içinde hemen her yerde bulabileceğiniz yassı ve beze sarılı Tokat sucuğu ise muhteşem.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-2600859725698192955?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-subat-2011-februar-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-4688235833450907279</guid><pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-16T23:13:01.433+03:00</atom:updated><title>İstanbul Life - Ocak 2011 / January 2011</title><description>Çok hızlı geçti ve bitti. Evet 2010’dan bahsediyorum. Ne zaman başladı, nasıl geçti anlamaya fırsat olmadan geçti ve bitti ama tadı damağımızda kaldı. 2010 Kültür Başkenti, U2 konseri, açılan yeni mekanlar, Rock’n’Coke’suz bir festival takvimi, Bienal, Bursaspor’un şampiyonluğu ve pek çok şey iz bıraktı geçtiğimiz yıl. Geçen yıl çok hızlı geçse de bize pek çok güzel anı bırakarak geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son aylarda beni heyecanlandıran, farklı duyularımı harekete geçiren, kısaca güzel bir tat bırakanlar nelerdi.... Karaköy limanı civarında bir hareketlenme var. İstanbul Modern ve sonrasında gündeme gelen Galataport projesi ile geldi bu hareket ve bize yepyeni iki lokanta kazandırdı. Didem Şenol’un sahibi ve şefi olduğu Lokanta Maya gerek dekorasyonu gerekse de yemekleri ile Karaköy’ü tekrardan damak radarımıza soktu. Hele hele haftasonu brunchları... Hemen yanında açılan Karaköy Lokantası ise geleneksel meyhane mezeleri ve yemeklerini bir üst seviye lezzete taşıyarak hayıtımıza girdi. Topik gibi az bulunan, yapması kolay ama kıvamını tutturması zor olan bir mezeyi bu kadar güzel yapan az mekan var İstanbul’umuzda. Akaretler kompleksinin hemen yanında açılan yeni Corvus mekanı da 2010’un iz bırakanları arasında. Reşit Soley’in şarap ve yemek konusundaki titizliği mekanın her santimetrekaresinde kendini hissettiriyor. Ufak atıştırmalıklar, ki bunların arasında hemen 100 metre ileride odun ateşi ile fırında pişen ufak Karadeniz fasulyesinden yapılan bir kuru var ki hiç tarif etmeye çalışmayacağım. Bir de yeni çıkan Bornova Misket üzümünden yapılan beyaz şarabı denemeden geçmeyin derim. Boş kadehte kalan ve koklamaya doyamadığınız meyve aromaları da cabası. Henüz gitme fırsatı bulamadığım yepyeni bir yer ise Levent’teki eski HSBC binasının yerine yapılan otelin içinde açılan Cipriani. Sardunya’da ilk lokantasını açan köklü aile işletmesi Cipriani, İtalyan tatlarının yeni adresi olmaya aday gibi. Peynir sevenler, özellikle Mozzarellacılar için ise Kanyon’da açılan Obika vazgeçilmez olacak. Mozzarellayı kendileri orijinal tariflere göre tamamen manda sütünden yapıyorlar ve tütsülenmişinden krema halindekine bir çok çeşitte sunuyorlar. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, ‘Buffalo’ diye tabir edilen bizim bildiğimiz ‘Manda’. Bebek Bottega’nın ‘guest chef nights’ adıyla bilinen aktivitelerinde ise siz o gün için menüyü belirleyip şef olabiliyorsunuz. İsterseniz mutfağın içine girip maharetlerinizi tecrübeli şef Fırat Altay ve ekibi ile ortaya koyun isterseniz sadece menüyü belirleyin ve gerisi mucizevi bir şekilde mutfaktan masalara gelsin. Arkadaşlarınızla eğlenmek ve onları eğlendirmek için çok iyi bir fırsat. Son olarak Münferit’ten de bahsetmek istiyorum. Benim füzyon meze olarak adlandırabileceğim bir menüye sahip olan modern bir meyhane diyebiliriz. Gerek dekorasyonu, gerek lezzetleri gerekse müziği ile kendine has bir mekan. Özellikle yılan balığı ve balık yumurtası kombinasyonu ile asma yaprağına sarılı dana yanak muhteşem. Asmalı’dan sıkılanlara yepyeni bir alternatif.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten bahsetmişken Lüfer’e değinmeden olmaz. Slow Food konviviyumlarından Fikir Sahibi Damaklar’ın önderliğinde hayat bulan ‘İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın’ kampanyasına destek vermiş olduğunuzu düşünüyorum. Hayatına Defne Yaprağı olarak başlayan bu güzel balığın en yaşlı ve büyüğü olan Kofana artık hayatımızda yok. Fazla avlanma, dengesiz ve bilinçsiz tüketim ve ekonomik bazı etkenler sonucunda bugün Lüfer de tehlike altında. Önce Lüfer’in bir küçüğü olan Sarıkanat tüketilmesin dedik şimdi ise Çinekop tüketilmesin diyoruz. Lüfer’in de 24cmden küçüğünü yemeyin, yedirtmeyin lütfen. Kofana’nın başına gelenler Lüfer’imizin de başına gelmesin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece hayatının kalbi Beyoğlu her zamanki gibi çok hareketliydi. Beşinci yılını kutlayan Otto (nam-ı diğer küçük Otto) Salı ve Perşembe geceleri ile alışkanlıklarımızı değiştirdi. Sanki artık Salılar yeni Cumamız, Perşembeler de yeni Cumartesimiz oldu. Yaklaşık bir buçuk yıldır Vesvese ekibinin ev sahipliği yaptığı Salı Sallanır partileri ve bu kiş hayatımıza giren Beard Newman Perşembeleri muhteşem. Salı Sallanır akşamları Vesvese ekibi DJlerinden Shrimpy, Arman, Fattish, Mr. Pink ve Eren RN gibi isimlerin yerli ve yabancı misafirler ile çaldıkları elektronik müziğin soul, disko gibi türlerle birleştiği, yepyeni editlerin taze taze dinlendiği ve gerçekten sallandığınız akşamlar olarak artık hayatımızdaki yerini aldı. Ortaklarından Nevzat Atasoy’un ev sahipliğindeki Perşembeler de şiddetle tavsiye edilir. Diğer taraftan daha birinci yılını yeni dolduran Mini Müzikhol gerçekten eğlenmeye çıkanların vaz geçilmez adresi oldu. Güzel müziğin her türlüsünün çalındığı, dinlendiği ve sabahın ilk ışıklarına kadar çıkmak istemediğimiz mekan oldu. Şehrin başka bir tarafında ise Ulus 29’un Lounge bölümündeki Salı akşamı partileri hayatımızı renklendirdi. Dinamo FM DJleri ve yabancı sanatçıları konuk eden 29 ‘Tuesdance’ partilerini kaçırmayın. İnanılmaz boğaz manzarası, muhteşem içkiler ve çok iyi müzik...daha ne olsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’da yepyeni iki güncel sanat merkezi de kültür haritamıza girdi. Beyoğlu’nda açılan Arter ve yine Beşiktaş Akaretler’deki Rampa. Hem sahiplerinin hem de uluslararası koleksiyonlara yer veren bu iki mekanı takip etmenizde fayda var. Tabi yakında eski Osmanlı Bankası Müzesi yerine açılacak ve Beyoğlu Platform’un yenilenmesiyle hayat bulacak Garanti Güncel Sanat merkezlerini heyecanla beklediğimizi de belirtmek lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moda Tasarımcıları Derneği tarafından organize edilen Galata Moda etkinlikleri 2010’da Tepebaşındaki kat otoparkının üstündeki alanda yapıldı. MTD üyesi tasarımcıların neredeyse hepsine tek bir yerde ulaşabileceğiniz ve gerçekten çok makul fiyatlara alış veriş yapabildiğiniz bu organizasyonları kaçırmamak gerekiyor. MTD olmazsa ne Moda Haftası, ne Galata Moda ne de Fashion Lab olabilir, o yüzden hep destek tam destek. Bahar Korçan’ın Galata’daki mağzasında yapılan sohbet toplantıları ise bir birinden değerli konuşmacıları farklı bir ortamda bizlerle buluşturdu. Osmanlı yemeklerinden şaraba pek çok konunun duayeni kişiler bu sohbetlere konuk oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul inanılmaz bir şehir. Her yerinde, her bölgesinde, her alanda bambaşka heyecanlar, tatlar, kokular kısaca duyularımızı harekete geçiren binbir çeşit aktivite var. Haydi! Dışarı! Şehri yaşamaya.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-4688235833450907279?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/istanbul-life-ocak-2011-january-2011.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-423102639153549825.post-1128132621173011726</guid><pubDate>Thu, 05 Apr 2012 15:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2012-04-05T18:34:01.747+03:00</atom:updated><title>yakinda...soon...yakinda...soon...yakinda...soon...</title><description>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/423102639153549825-1128132621173011726?l=www.aksak.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://www.aksak.com/2012/04/yakindasoonyakindasoonyakindasoon.html</link><author>noreply@blogger.com (Mr. Pink)</author><thr:total>0</thr:total></item></channel></rss>
